Siyer
Siyer Yazıcılığı Hakkında
 

Siyer ve Türkiye'de Siyer Yazıcılığı Meselesi

 Editör notu: Bu metin, Prof. Dr. Mustafa Fayda tarafından 16-17 Ekim 2010 tarihlerinde İstanbul'da İSAM ve İSTAD'ın ortaklaşa düzenlediği "Türkiye'de Siret Yazıcılığı Sempozyumu"nda tebliğ olarak sunulmuştur.

Sonpeygamber.info'da yayımlanmasını istediğiniz sempozyum tebliği veya makalelerinizi info@sonpeygamber.info adresine iletebilirsiniz.


 
Siyer ilminin konusunu teşkil eden Peygamber Efendimizin bazı vasıflarını ve Müslümanların hayatındaki yerini ve hangi adeseden hareket ederek onun hayatı ve şahsiyetinin ele alınması gerektiği hususunu, Kur’an ayetlerine göre tespit edilmesinin gereğine inanıyorum.

Önce bu toplantımızın adıyla ilgili bir düşüncemi sizlerle paylaşmak istiyorum; Siyer mi? Sîret mi? denilmesi hususunda tertip komitemiz sîret’i tercih etmiş bulunuyor. Ancak tertip komitemizde yer alan İsam, kendi yayınladığı Ansiklopedi’de, “sîret” maddesini “siyer ve meğâzî” maddesine atfederek “siyer”i tercih ettiği gibi,”siyer” başlığı altında iki ayrı maddeye yer vermiş bulunmaktadır. Bunlardan birisi, fıkıh kitaplarının devletler hukuku hükümlerini içeren bölümüne ve bu konuda yazılan müstakil kitaplara verilen ad başlığı ile ele alınmış; diğeri ise, Hz. Peygamber’in hayatını ve şahsiyetini, tebliğ faaliyetlerini, siyasî ve askerî mücadelelerini konu alan bilim dalı tarifi altında “siyer ve meğâzî” başlığıyla yazılmıştır. Bu konuyu ele alan son maddenin yazarı, sîret ve siyer kelimelerinin Hz. Peygamber’in hayatı için terim olarak meğâzî kelimesiyle birlikte kullanıldıklarını belirttikten sonra şu görüşlere yer vermiştir. “Siyer” yalnızca Hz. Peygamber’in hayatı için kullanılan bir terim haline gelmiş, sîret” ise başka şahsiyetlerin hayatlarını anlatan Sîretü’l-Hüseyn, Sîretü Ömer b. Abdilazîz, Sîretü Ahmed b. Hanbel gibi kitapların adlarında yer almıştır. Diğer taraftan “sûret” kelimesinin zıddı olarak Türkçemizde bir insanın ahlâkı, seciyesi anlamında kullanılan sîret kelimesinin, tıpkı Arapça’da olduğu gibi Sîretü’n-Nebî şeklinde kullanılmış ve kullanılmakta olduğu bilinmektedir. Bu kelimenin çoğulu olmakla birlikte tekil gibi kullanılan siyer terimi, “Siyer ilminin âlimleri…” ifadesini kullanan Darîr’den başlayarak Osmanlı saray teşkilatında Hz. Peygamber’in hayatını anlatmak ve yazmakla görevli veya bu konuyu meslek ittihaz eden kimselere siyerci adı verildiği gibi, Dârü’l-hılafe’nin tâli sınıflarında siyer-i nebî adıyla ders adı olmuştur. Hepimizin yetiştiği İmam Hatip Okulları’nda da Siyer ve Ahlâk veya yalnızca Siyer dersleri okuyarak gelen neslimizin bu gelenek ve alışkanlığı devam ettirmesinin daha uygun olacağını ifade etmeme izin veriniz.İslam Tarihçileri Derneği ile İslam Araştırmaları Merkezi’nce hazırlanmış bulunan bu sempozyum dolayısıyla  Allah’a hamd, Allah’ın kulu ve son Elçisi, Habîb-i Hudâ, şefî-i rûz-i cezâ,  sâhib-i Makam-ı mahmûd,  mazhar-ı İsrâ ve’l-Mi’râc, Resûlü’s-sekaleyn, İmâmü’l-Haremeyn, ceddü’l-Haseneyni’l-ahseneyn  Efendimiz’e, onun Âline ve Ashabına salât ve selâm ederek sözlerime başlıyorum.

Resûlüllah Efendimizin siyeri konusu ele alınırken onun bizim için, yani Müslümanlar ve ümmet-i davet durumundaki bütün insanlar için ne ifade ettiğinin öncelikle ele alınması gerekmektedir. Kur’an-ı Kerîm ayetleri sınırları içerisinde belirlemeye çalışacağım bu hususa geçmeden önce, insanın bu aleme niçin geldiği, ne yapacağı ve yaratılışındaki hikmeti kısaca belirtmemiz gerekir. “Alışmak, uyum sağlamak”  anlamındaki ünsiyet kökünden türetildiğini düşünenlere göre insan, hemcinsleriyle birlikte uyum halinde yaşayabilmesine, bir başka ifadeyle insanın sosyal bir varlık olduğuna vurgu yapılmıştır. Onun şehir hayatı yaşamasına, medenî olduğuna işaret edilmiş; insanlar arası münasebette hukuk ve ahlak konularına ihtiyaç olduğu ifade edilmiştir. İnsan kelimesinin “unutmak” anlamındaki nisyan’dan geldiğini düşünenlere göre ise, onun elest bezminde verdiği sözü unutmasından dolayı kendisine bu ad verilmiştir. Kur’an’da Âdem’in topraktan. sonraki süreçte onun çocuklarının “önemsiz bir sudan” ( Mürselat 20 ) yaratılmış olması, insana yeniden dirilmeyi mümkün görmesi için yeterli bir delil olarak vurgulanması yanında; onun cismanî bünyesi yanında bir ruha sahip olduğu, “ona ruhumdan üfledim” ( Hicr 29; Sâd 72 ) mealindeki ayet ile de manevî varlığına işaret edilmiştir. İnsanın sahip olduğu ve kendisine bu dünya hayatında geçici olarak verilmiş bulunan iki ayrı vasfına daha işaret etmek gerekiyor; bunlardan ilki insanın, göklerin, yerin ve dağların yüklenmekten çekinip korktukları “emanet”tir ( Ahzâb 72 ). İnsanın yüklendiği bu emanetin ne olduğu üzerinde çeşitli anlayış ve yorumlar ileri sürülmüştür. İnsanın sahip olduğu bedenî ve ruhî kabiliyetler; marifetullah; dinî vecîbeler; okuma-yazma gibi anlamlar yüklenmesi yanında; bu emanetin Allah’ın kullarına gönderdiği hak din, bu dinin yüklediği vecîbe ve hükümler olduğu ifade edilmiş; bazı alimler ise bunun mes’uliyet yani yükümlülük anlamına geldiğini ileri sürmüşler ve insanın kendi biyolojik tabiatına aykırı işler yapabilen yegâne varlık olduğunu ve bunu da yerine getirebilmek için kendisine verilen akıl anlamına geldiğini vurgulamışlardır. İnsanın diğer bir vasfı ise, yeryüzünde halife olarak yaratılmış olmasıdır. “Yeryüzünde bir halife yaratacağım” ( Bakar 30) veya “Sizi yeryüzünün halifeleri kılan…” ( En’am, 165;Neml 62 ) gibi ayetlerde geçen halife kelimesi, Hz. Âdem ve onun neslinden gelen kadın-erkek bütün insanların yeryüzüne hükmedebildikleri için Allah’ın halifesi kılınmışlardır. Kendisini yaradanı var ve bir bildikten sonra hak ve adaleti gerçekleştirmek, yararlı işler ( amel-i salih ) yapmak üzere ağır bir mes’uliyet yüklenerek imtihan edilmek üzere yeryüzünün en şerefli varlığı olarak ( eşref-i mahlûkat ) yaratılmıştır. Ayrıca Yüce Rabbimiz, birçok ayette açık bir şekilde yeryüzünü ve onun üstünde ve altında olanları,  felekler ve semâvatı, güneşi ve ayı, gece ile gündüzü, nehirleri ve denizleri biz insanların emrine müsahhar kıldığını, bir başka ifadeyle bizim için yarattığını açıkça beyan buyurmuştur ( bkz. “sehhare” fiili bulunan ayetlere ). 

Yüce Rabbimiz insanın bu dünyada nasıl yaşayacağını göstermek üzere peygamberler, suhuf, kitaplar ve din yani İslâmiyet’i göndermiştir. Bu kitapların sonuncusu Kur’an-ı Kerîm, peygamberlerin sonuncusu ise Resûlüllah Efendimiz’dir. Siyer ilminin konusunu teşkil eden Peygamber Efendimizin bazı vasıflarını ve Müslümanların hayatındaki yerini ve hangi adeseden hareket ederek onun hayatı ve şahsiyetinin ele alınması gerektiği hususunu, Kur’an ayetlerine göre tespit edilmesinin gereğine inanıyorum. Çünkü memleketimizdeki bazı yeni çalışmalarda, Resûlüllah Efendimize nisbet edilen mucizelerin çokluğu dolayısıyla şu ayete bilhassa vurgu yapılmaktadır: “De ki ‘Ben de ancak sizin gibi bir insanım; ne var ki bana vahyolunuyor…’” ( Kehf 18/110 ). Diğer Kur’anî vasıflarına daha az yer verildiği veya şahsiyetinin bir bütünlük içerisinde ele alınmadığı dikkati çekmektedir.

Kelime-i tevhîd ve kelime-i şehâdette ifadesini bulan ve Kur’an-ı Kerîm’de birçok ayette peygamber olduğu vurgulanan Resûlüllah Efendimiz,  “Allah’ın kulu ve elçisi” olduğuna şehadet ederek kendisine iman edilmesi gereken bir şahsiyettir.  Kur’an sure ve ayetleri, müminin iman ile başlayan bu bağını, başka vasıflarına da vurgu yaparak gelişip kökleşmesini sağlamıştır. Bu bakımdan onun şahsiyetinin eksiksiz bir şekilde ortaya konulabilmesi için, her birisi ayet-i kerîmelerle tasrih edilmiş bulunan şu çok mühim noktaların da ihmal edilmeksizin tebarüz ettirilmesi gerekmektedir. İnsanları, Resûlüllah’ı bütün yönleriyle öğrenmeye ve onun özelliklerini benimsemeye ilk defa Kur’an-ı Kerîm teşvik etmiştir. Buna göre Hz. Peygamber bütün insanlara bir müjdeci ve uyarıcı olarak gönderilmiş ( Sebe’ 34/28 ) ve bizzat kendisinin bu gerçeği, “Ben Allah’ın hepinize gönderdiği elçisiyim” diye duyurması istenmiştir (A’râf  7/158 ). Birçok ayette Müslümanların Allah ile birlikte ona da itaat etmeleri ve kendisine uyulup arkasından gidilmesi ( Âl-i İmran 3/ 31, 32,164; en-Nisâ 4/ 13, 59,136 ); müminler tarafından canlarından daha çok sevilmesi ( el-Ahzab 33/6 ) ve örnek alınması ( el-Ahzab 33/21) emredilmiştir. Cenab-ı Hak, Resûl-i Ekrem’in bütün varlıklar arasında farklı bir yerde ve en üstün konumda olduğunu belirtmek üzere onu alemlere rahmet olarak gönderdiğini ( el-Enbiya 21/107 ), şanını yücelttiğini ( İnşirah 04/4 ), ilâhî bir lutuf ( Âl- İmran 3/164 ) olarak ve güzel ahlâk üzere ( el-Kalem 68/4 ) gönderildiğini bildirmiş, onun vahiy alan bir insan ve son peygamber olduğu ( el-Ahzab 33/40 ), ilâhî emir ve yasakları tebliğ edip fertleri ve toplumları arındırma ve onlara kitap ve hikmeti öğreterek son hak dini yaşayacak bir olgunluğa ulaştırmakla görevlendirildiği ( Âl-i İmran 3/164; el-Cum’a 62/2-3 ), Allah’ın bildirmesi ve istemesi dışında gaybı bilemeyeceği ve mucize gösteremeyeceği ( el-En’am 6/109-110; Yûnus 10/20 ) açıkça ifade edilmiştir. Yüce Allah, üstün özelliklerle donattığı Resûlü ile ona gönülden inananlar arasında devamlı bir irtibat kurulmasını istemiş, ona hem Kendisinin hem de meleklerin salatü selâm ettiğine, müminlerin de ona salâtü selam etmesi gerektiğine işaret ve emir buyurmuştur ( el-Ahzab 33/56 ). Görevinin mahiyetini açıklayan ve şahsiyetini öven bu ayetler yanında, Resûlüllah Efendimizin yüce şahsiyetine delalet eden şu hususları da aynı konu etrafındaki çalışmalarda nazar-ı itibare alınması gerekmektedir:

              Onun Muhammed adı dört yerde, Ahmed adı bir yerde zikredilirken, birçok ayette “ey peygamber”, “ey resul”, “Allah ve Resûlü”, “Bizim Resûlümüz”, “O’nun resulü” ve “de ki” diye hitaba mazhar olmuş, “hayatı hakkı için…” ( el-Hicr 15/72 ) denilerek iltifat-ı ilâhîye layık görülmüş, ona “makâm-ı mahmûd” ( el-İsrâ 17/79 ) ihsan edilmiştir. Bu ve benzeri ayetler onun diğer peygamberlerden farklı ve üstün yönünü göstermesi bakımından ehemmiyet arz etmektedir. Onun Allah tarafından seçilmiş bulunan diğer peygamberler arasında farklı ve üstün bir mevkide bulunduğunu gösteren aşağıdaki ayet-i kerîmelere de işaret edilmesi uygun olacaktır:

                “O peygamberlerin kimini kiminden üstün kıldık. İçlerinden bir kısmıyla Allah konuşmuş, bir kısmını da derecelerle yükseltmiştir. Meryem oğlu İsâ’ya açık deliller verdik ve onu Rûhulkudüs’le destekledik. Allah dileseydi elçilerin arkasından gelen insanlar, kendilerine bunca açık delil geldikten sonra birbirine düşüp savaşmazlardı; lâkin farklı yollara yöneldiler. Bu sebeple kimileri iman etmiş kimileri de inkâr etmişlerdir. Allah dileseydi aralarında savaşmazlardı fakat Allah dilediğini yapar” ( Bakara 2/253 ). Peygamberler arasında ayırım yapılmasını tasvip etmeyen ve hepsine iman etmeyi gerektiren Kur’an’ın kabul edilen diğer naslarının hükümleri yanında, Hz. Peygamber’in, ona gönderilen kitabın ve getirdiği dinin diğerlerinden üstün olduğu, detayları farklı olsa da aynı mânada birleşen birçok ayet ve hadisle sabittir.

             Bu noktada üzerinde durulması gereken bir başka ayet-i kerîmede Yüce Allah, bütün peygamberlerden, son peygambere iman ve yardım etmeleri için misak almış olduğunu şöylece ifade buyurmuştur:

             “Allah peygamberlerden, ‘Ben size kitap ve hikmet verdikten sonra nezdinizdekini tasdik eden bir elçi size geldiğinde ona mutlaka inanacak ve yardım edeceksiniz’ diyerek söz almış, ‘Kabul ettiniz mi?  ve bu ahdimi üstlendiniz mi?’ dediğinde ‘Kabul ettik’ cevabını vermişlerdir. Bunun üzerine: ‘O halde şahit olun, Ben de sizinle birlikte şahitlik edenlerdenim’ buyurmuştu” ( Âl-i İmran 3/81 ). Bu ayet-i kerime, Resûlüllah Efendimizin bütün peygamberlerden üstün olduğunu açıkça gösterdiği gibi, mi’racda peygamberlere namaz kıldırmak suretiyle onların bu ayetin muktezasını yerine getirmelerine Allah’ın imkan lutfettiğine inanılabileceğini de bu vesileyle ifade etmek istiyorum.

            Resûlüllah Efendimizin bu ve başka ayetlerden hareketle üstünlük derecelerinin başlıcalarını şöylece sıralayabiliriz: l- Onun peygamberliği bütün insanlığa yöneliktir. 2- Dünya durdukça kıyamete kadar devam edecektir. 3- Peygamberlik onunla son bulmuştur. 4- Onun asıl ve en büyük mucizesi Kur’an’dır ve onun eşsizliğini herkes, her zaman görme imkânına sahiptir. 5- Getirdiği din faydalıyı elde etme, zararlıdan uzak kalma ve insanı, kendisi için mukadder olan en üstün kemale ulaştırma şeklinde üç evrensel temele dayanmaktadır. 6- Kabri bellidir ve ümmeti ona yaklaşıp sevgilerini ve tazimlerini sunma imkanına sahiptir ( Hayreddin Karaman ve arkadaşları, Kur’an Yolu Türkçe Meal ve Tefsir, Ankara 2006, I, 393-94’den özetle naklen İbn Âşûr’un görüşleri ). Kur’an-ı Kerim’de bilhassa Mekke’nin ileri gelen Arap müşrikleri hedef alınarak, “Elbette sen öleceksin, onlar da ölecektir” (Zümer 39/30 ) ayeti yanında, “Her nefis ölümü tadacaktır…” ( Âl-i İmran 3/185 ) benzeri ayetlerde Hz. Peygamber’in de vefat edeceği ve onun da peygamber olmasına rağmen insan olduğunu vurgulayan başka ayetlerden de onun vefat ettiği tarihen sabittir. Diğer taraftan, Allah yolunda ölenlerin ölü olmayıp diri olduğunu bildiren Kur’an ayetinin  ( Bakara 2/154 )tefsirindeki şu ifadeleri nazar-ı itibare almak gerekir: “… gerek Râzî gerekse onun da işaret ettiği gibi – müfessirlerin çoğu bu ayeti, ruhun ölümsüzlüğü inancıyla açıklamışlardır. Buna göre esasen ölüm olayı, ruhun bedenden ayrılmasından ibaret olup ölen ruh değil bedendir. Ölümle ruh bedeni terk eder, beden canlılık fonksiyonunu tamamen kaybeder ve zamanla çürür gider; ruh ise varlığını sürdürür…” ( Karaman ve arkadaşları, Kur’an Yolu, I, 240-241 ). Buna göre de Resûlüllah Efendimizin ruhu diridir; bundan dolayı da Allah ve melekleri gibi biz Müslümanlar da, her gün başta namazlarımızda olmak üzere yüzlerce defa ona salatü selam etmekteyiz.

Rasûlüllah Efendimizin çok yönlü ve nev-i şahsına münhasır bu özelliklerinin, bir bütünlük içerisinde, eskiden olduğu gibi bugün de, daima göz önünde bulundurularak insanımıza öğretilmesine ve tanıtılıp sevdirilmesine, sünnetine bağlanmanın sağlanmasına her zaman ve her yerde büyük bir ihtiyaç ve zaruret vardır.

              “Bazıları ‘Allah’ın göklerin ve yerin nuru olması’ ayeti için ‘göklerin ve yerin hidayet vereni olmasıdır’ dediler.  Söz burada kesintiye uğrar ve Hz. Peygamber’in sıfatlarının zikri başlar;  misallerle şöyle anlatılır. O’nun nûru ifadesi, Nûr-u Muhammedî’dir. Kandil/mişkat kelimesi babası Abdullah’ın sulbüdür. Cam ve onun saflığı, masiyet ve lekelerden arınmış olan Muhammed aleyhisselamdır. Lamba ve onun nûru, Hz. Peygamber’in kalbinin saflığı ve içindeki iman, hikmet, nübüvvettir. ‘Fanus sanki inciden bir yıldız’ yani Muhammed aleyhisselamdır. Allah onu levh-i mahfuzda diğer peygamberlerin adlarıyla birlikte andı. Ve o, Allah katında diğer peygamberlerden daha efdaldir. Tıpkı diğerlerinden daha parlak olan Zühre yıldızının diğer yıldızlara üstünlüğü gibi ( el-Mâturî dî, Te’vilatü’l-Kur’an, X, 161-62. Bu ayetin tefsirden bendenizi haberdar eden meslektaşım doktara talebesi Fatma Günaydın Hanımefendi’ye teşekkür ederim. ).            Üzerinde durmak istediğim diğer bir ayet-i kerime de şudur: “Allah göklerin ve yerin nûrudur. O’nun nûrunun misali, içinde kandil bulunan bir kandilliktir. Kandil bir cam içindedir, cam inci gibi parlayan bir yıldıza benzer; bu kandil doğuya da batıya da ait olmayan, yağı neredeyse ateş dokunmasa bile ışık veren mübarek bir zeytin ağacından yakılır. Nûr üstüne nûr. Allah nûruna dilediğini kavuşturur. Allah insanlar için misaller veriyor, Allah her şeyi hakkıyla bilmektedir ( Nûr 24/35 ). İmamımız İmam-ı Mâtüridî hazretleri bu ayet-i kerîmenin tefsirinde şunları ifade etmektedir:

               İnsanın eşref-i mahlukat olması ve kainatın kendisine musahhar kılınması noktasından hareketle, bütün insanların en büyüğü ve yücesi olarak beşeriyetin mümessili bulunan Resûlüllah Efendimizin yüzü suyu hürmetine bu kainatın yaratılmış olduğunu düşünmenin ve buna inanmanın Kur’anî ve İslâmî olduğunu kabul etmenin güç olmadığını ifade ederken, Nûr-u Muhammedî telakkîsinin de yalnızca mutasavvıfların ifade ettikleri bir anlayış olmadığını ve Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat’ın önde gelen bir kelam aliminin,  aynı zamanda büyük bir müfessir olan İmamımız İmam-ı Mâturidî Hazretlerinin kabul ettiklerini de ilmî ve irfânî hayatımızda yer etmesini isterim.

              Resûlüllah Efendimizin çok yönlü ve nev-i şahsına münhasır bu özelliklerinin, bir bütünlük içerisinde, eskiden olduğu gibi bugün de, daima göz önünde bulundurularak insanımıza öğretilmesine ve tanıtılıp sevdirilmesine, sünnetine bağlanmanın sağlanmasına her zaman ve her yerde büyük bir ihtiyaç ve zaruret vardır.  Ve siyer yazıcılığının yerine getirilmesinde, Müslümanlar için onu diğer insanlardan farklı kılan en vazgeçilmez vasfının bir peygamber olduğunun daima göz önünde bulundurulması ve en büyük mucizesi Kur’an-ı Kerim’in daima rehber ve endaze kabul edilmesidir.

              Bu noktada onun devlet adamı, kumandan ve kahraman olması, tarihe yön vermiş büyük bir devrimci ve deha kabul edilmesi gibi hususlar, peygamberlik vasfı söz konusu olduğunda tâlî bir niteliğe sahiptir. Kartezyenci bir anlayış ve bu anlayıştan neşet eden insanî veya sosyal bilimler metodolojisinden hareketle Hz. Peygamber’i seküler bir şahsiyet olarak görmek ve göstermek, veya bu anlayışla ele almak doğru ve yeterli değildir. O, Allah dostu ve Allah’ın seçtiği bir peygamber, mürşit, örnek insan ve bütün insanların en üstünüdür. Onun hayat ve şahsiyetinin ele alınmasında, bugünkü gelişmeler ve yeni ilmî metodlardan da faydalanarak, ama Kur’anî perspektiften asla ayrılmadan, geçmişte selefin anlayışlarından ve bütün İslam ilimlerinin verilerinden de faydalanarak yeni bir usul oluşturmak ve geliştirmek mecburiyetimiz bulunmaktadır.  Burada mühim bir noktanın da altının çizilmesi gerekir: Resûlüllah’ın siyeri, dinî ilimlerden birisidir ve bu ilimlerden dinî bilginin üretilmesi hedef alınmalıdır; yoksa din hakkında bilgi üretilen bir vasat haline getirilmemelidir. İlmî tarafsızlık şeklindeki “bilimsel iddialara” dayanılarak dinî ilimlerin yalnızca sosyal bilimlerin metodlarının kullanılmasına irca edilerek ele alınmasından hazer etmek gerekir. Esasen siyer çalışmaları, tarih araştırmalarının yapıldığı fakültelerde değil, ilâhiyat fakülteleri bünyesinde yapılmakta olduğunun unutulmaması, asıl hedefin dinî bilgi üretmek olduğunun hiç gözden uzak tutulmaması ve müsteşrıkların yaptıkları gibi din hakkında bilgi verilmesi cihetine gidilmemesi gerekir. 

O, Allah dostu ve Allah’ın seçtiği bir peygamber, mürşit, örnek insan ve bütün insanların en üstünüdür. Onun hayat ve şahsiyetinin ele alınmasında, bugünkü gelişmeler ve yeni ilmî metodlardan da faydalanarak, ama Kur’anî perspektiften asla ayrılmadan, geçmişte selefin anlayışlarından ve bütün İslam ilimlerinin verilerinden de faydalanarak yeni bir usul oluşturmak ve geliştirmek mecburiyetimiz bulunmaktadır.

      Diğer taraftan Hz. Peygamber’in bi’set-i nebeviyyeden önceki hayatına dair siyer ve delail kitaplarıyla bazı hadis musannafatında yer alan, çok yönlü meseleleri bünyesinde taşıyan olağanüstü nitelikteki haber ve rivayetlerin varlığı ise elbette tartışılacaktır ve tartışılmaktadır. Bu sahada memleketimizde gerçekten çok değerli çalışmalar da yapılmaktadır. Bu rivayet ve haberlerin asıl amacının ne olduğu üzerinde durulmalı, bu haberleri anlatıp yazanların dönemleri ve şahsiyetleri incelenmeli, kussas ve vâizlerin bu sahadaki tesirleri gösterilmeli, tarihî bilgi vermekten ziyade Müslümanlara peygamberi sevdirmek için onun hayatını menkıbevî bir şekle sokarak adeta destanlaştırmak maksadıyla yapılmış olduğu ele alınıp araştırmalıdır. Bazı araştırmalarda, bu şekildeki rivayetleri nakleden ve eserlerine alanların, Resûlüllah Efendimizi olmayan mucizelerle göstermek suretiyle Müslümanlara örnek olmaktan çıkardıkları şeklindeki ithamların da doğru olmadığını, Kur’an’da başta Hz. İbrahim olmak üzere bazı peygamberlerin mucizelerine işaret edilmiş ve onların bu mucizeleri ümmetlerine örnek olmalarına mâni olmamıştır.             Siyer yazıcılığında üzerinde en çok durulun konulardan birisi mucize meselesidir. Resûlüllah Efendimizin asıl mucizesi Kur’an-ı Kerîm olmakla birlikte kendisine ayrıca hidayet mucizisi verilip verilmediği konusu tartışmalıdır. İlim adamlarının çoğuna göre Hz. Peygamber’e hissî yani duyu organlarıyla fark edilebilen mucizeler verilmiştir. Ayın yarılması, Bedir Gazvesi’nde meleklerin Müslümanlara yardım etmesi ( Âl-i İmran 3/122-123; Enfal 8/9-10 ), Peygamber’in attığı bir avuç kumun düşmanların gözüne isabet etmesi ( Enfal 8/17 ) hadiseleri Kur’an’da yer alan bazı hissî mucizelerdendir. Diğer taraftan Resûlüllah’ın az yemekle birçok insanı doyurması, az suyu çoğaltması, elindeki taşların Allah’ı zikretmesi, bazı hayvanların kendisiyle konuşması, çağırdığı ağacın yanına gelmesi, minber olarak kullandığı kütüğün inlemesi gibi olaylar ise hadis ve siyer kitaplarında yer alan hissî mucizelerindendir.  Mucizeler ile ilgili konular, yalnızca siyer ve hadis kitaplarındaki rivayetler etrafında değil, bazı Kur’an ayetlerinin anlaşılmasındaki tartışmalarda da kendisini göstermiştir. Nitekim bazı İslam alimleri önceki peygamberlere verilmiş bulunan hissî mucizelerin Resûlüllah’a verilmediği görüşünü ileri sürerlerken,  müşriklerin Hz. Peygamber’den mucize taleplerine Kur’an’da verilen olumsuz cevapları delil olarak gösterirler. Diğer taraftan müslüman ilim adamları, hissî mucizeler dışında ve Kur’an’da yer alan mucizelerin nasıl anlaşılacağı konusunda da ihtilafa düşmüşlerdir. Bunun en meşhur örneği İsrâ ve Mirâcın bedenen ve ruhen olduğunu kabul edenler yanında bunun ruhen veya rüyada olduğunu ileri sürenler de olmuştur.  Hz. Peygamber ve müslümanlar kıblenin tahviline kadar Kudüs’e doğru namaz kılmalarına rağmen Mescid-i Aksâ’nıın varlığı tartışılmıştır. İsrâ suresinin: “Sana gösterdiğimiz ruya’yı insanlar için imtihan vesilesi yaptık”  ayetindeki ( ayet 60 ) “er-ru’yâ” kelimesini, İsrâ’nın bedenen olmadığını kabul edenler, rüya manası vermişlerdir. İsrâ’nın bedenen ve ruhen olduğunu kabul edenler ise, başka deliller yanında, Cahiliye çağından bir şiire istinaden Abdullah İbn Abbas’ın görüşlerini delil göstererek bu er-ru’ya kelimesinin “gözle görülen şey”  manasında olduğunu, yani bu kelimenin Peygamberimizin gözle gördüğü şeylere delalet ettiğini, uykuda olan ruyayı ifade etmediğini söylemişlerdir. Onlara göre Allah, istediği her şeyi yapma kudretine sahiptir; bir insanın bir yerden alınıp başka uzak bir yere götürülmesi ve onunla ilgili daha başka Kendi arzu ettiği tecellilere Son Peygamber’ini mazhar kılmasının mümkün ve bunun Allah’ın kudreti dışında düşünülecek bir husus olmadığını ifade etmişlerdir. Aynı ayette bu hususun insanlar için bir imtihan vesilesi yapıldığının beyan buyurulmasından hareketle, “eğer İsrâ yalnızca ruhen olsaydı Allah bunu bir imtihan vesilesi yapmazdı “ diyerek görüşlerini teyit etmişler ve bunun bir mucize olduğunu vurgulamışlardır. Hz. Peygaber ile ilgili Kur’an’da yer alan diğer bazı mucize ayetleriyle ilgili bu ve benzeri ihtilaf ve tartışmaları tabii olarak kabul eden bir anlayış bu gün de devam etmektedir ( Bir başka tartışılan Kur’an ayetleri için bkz. H. Karaman, Kur’an Yolu, V, 178-186 ).

        Mucize ile ilgili bir tespitimi söyleyerek sözlerimi tamamlamak istiyorum. Kur’an-ı Kerim’in 30. Rûm suresinin 1.ve 2. ayetlerinde gayba dair bir haber verilmiş ve bu haber tahakkuk etmiş olmasına rağmen, bu mucizenin başta Kureyş kabilesi mensupları olmak üzere kimseye tesir etmediğini, bu mucize vesilesiyle müslüman olan bir kimsenin bulunmadığını görüyoruz. Resûlüllah Efendimiz, muhtevası yanında Kur’an’ın eşsiz icaz ve üslubu ile, sahip olduğu mevâhib-i ilâhiyyeyenin ortaya çıkardığı derin tesirli şahsiyeti ve en iyi şekilde yetiştirdiği Ashabının ivazsız garazsız yalnızca Hak rızası için yaptıkları fedâkârlıklar sayesinde başarıya ulaşmıştır. Onun tevhid inancını yeniden ihya etmesi,  güzel ahlâkı topluma hakim kılması,  Câhiliye toplumunu müslüman toplumu ve ümmeti haline dönüştürmesi, başta Allah’ın yardım ve ihsanları yanında insanî gayretlerin, çekilen çilelerin sonucunda gerçekleşmiştir. 

 

Yorumlar

 
Bu yazıya henüz yorum yapılmadı. İlk yorumu siz yapmak için tıklayın.