Siyer
Siyer Yazıcılığı Hakkında
 

Siyer Yazıcılığı (III. Bölüm)

İlk Siyer Müellifleri

Hz. Peygamber’in hayatına dair ilk malzemelerin sahabe döneminde toplanmaya başladığına dair işaretler yer almaktaysa da, siyer ve megâzâye dair ilk eserlerin yazımı, tabiun döneminde gerçekleşmiştir. Hz. Peygamber’in Kur’an’da inananlar için örnek gösterilmesi ve inananların ona itaate çağırılması, diğer taraftan da Peygamber’i tanıyamamış neslin, onu tanıma arzusuyla Peygamber’in sözlerini ve sünnetini öğrenme yönünde Medine’de başlattıkları hummalı gayret, çok geçmeden meyvelerini vermiştir. Bir yandan hadisler tedvin edilirken, diğer yandan da ashabdan intikal eden şifahi haberlerle Peygamber dönemine ait yazılı vesikalar daha ziyade kronolojik esasa göre yazıya dökülmeye başlanmıştır.

Başlangıç aşamasında, ehl-i kitaptan çokça alıntı yapan Ka’bu’l-Ahbar (ö.652), Abdullah b. Selam (ö.663), Vehb b. Münebbih (ö.732) gibi alimlerle daha ziyade ehl-i kitap kültürünün etkin olduğu bir tarih yazıcılığı dikkat çekse de, bu sürecin hemen ardından hadislerin de tedvin edilmesiyle birlikte, hadiscilerin ortaya koydukları rivayet kurallarını dikkate alan bir risale yazım dönemi başlamıştır.    

Hicri birinci yüzyılın sonları, özellikle de ikinci yüzyılın ilk yarısında siyer ile ilgilenen çok sayıda isimle karşılaşmak mümkünse de, bunlar arasında Urve b. Zübeyr (ö.94/712), İbn Şihab ez-Zühri (ö.124/741) ve İbn İshak (ö.151/761) öne çıkmaktadır. Urve ve Zührî, megâzî alanında ilk eser telif eden isimler olmakla birlikte, eserleri doğrudan günümüze ulaşamamış; ancak eserlerindeki rivayetlerin önemli bir kısmı, İbn Hişam (ö.218/813), İbn Sa’d (ö.230/845), Buharî (ö.256/870) ve Taberî (ö.310/922) gibi sonraki dönem müelliflerin eserleri yoluyla bugünlere gelmiştir. Hz. Peygamber’in doğumundan vefatına kadarki hayatını kapsayan bir çok bilgiyi içinde barındıran bu rivayetler, sade ve yalın bir üslupla kaleme alınmıştır.[1]   

İlk siret kitabı kaleme alanların ortak özelliği, muhaddis olmalarıdır. Medineli yedi fakihten birisi olan Urve b. Zübeyr de fakih muhaddis olup, özellikle teyzesi Hz. Aişe’den rivayet edilen hadisleri yazmış; ashabın ileri gelenlerinden nakiller yapmıştır. Arap şiirini, fıkhı, hadis ve sünneti çok iyi bilen Urve, Hz. Peygamber ve İslâm’ın ilk seneleriyle ilgili birçok haber ve hadisi talebelerine okuturken yazdırmış ve megâzî ve siyerin esaslarını tesbitte öncü bir rol oynamıştır.[2] Urve’nin, kendisine sorulan sorulara verdiği yazılı ve şifahi cevapların sonucunda ortaya çıkan bu eser, megâzî konusunda alimlerin, emirlerin, hatta halifelerin başvurduğu bir merci olmuştur. İçinde vahiy, İslam davetinin başlangıcı, hicret, Medine devri, Taif gazvesi, Peygamber’in mektupları ve vefatına kadarki muhtelif hadiseler hakkında bilgiler yer almaktadır.[3]

Urve’nin rivayetlerinin yanı sıra Medine’deki diğer haber ve hadisleri de toplayarak, duyduklarını yazan İbn Şihab ez-Zühri (ö. 124/741) de, siyerin müstakil bir ilim haline gelmesinde öncü bir role sahiptir. Öyle ki Ömer b. Abdülaziz ve Hişam b. Abdülmelik’in yazmasını teşvik ettiği, hatta destek verdiği Zühri, siret ve İslam tarihini konulara göre ilk yazan kişidir. Elde ettiği bilgileri tenkit süzgecinden geçirmesi, bir olaya ait muhtelif senedlerden elde ettiği bilgileri birleştirerek tek bir metin halinde verip olayların akışına dikkat etmesi, önemli olayları göstermesi, siyerin hadisin metodundan uzaklaşarak tarihî bir disiplin olarak ortaya çıkmasını sağlamıştır. Zühri, eseri Kitab el-Megâzî’yi 121/739’da tamamlamıştır.[4]

İbn İshak’ın siyerine peygamberler tarihinden başlaması, dolayısıyla ilk insan Âdem’den başlayan tarihi bir çerçeve çizmesi, Hz. Peygamber’in hayatını da genel dünya tarihinin içinde ele alması, tarih yazımı açısından önemli bir yeniliktir.

Hicri II. asırdan itibaren yazımına başlanan ilk derli toplu siyer eserleri içinde İbn İshâk’ın kitabı önemli bir yer tutar. Dedesinin manastırda eğitim alması, kendisinin ise İncil ve Tevrat’a vakıf olması ve Süryanice dilini bilmesi,[5] İbn İshak’ın farklı kültürlerle beslenmesinde etkili olmuş; bu da eserine yansımıştır. Zira Sîretü İbn İshak, el-Mübtede’ ve’l-Meb’as ve’l-Megâzî isimleriyle bilinen eserinde, Kur’an ve hadislerin yanısıra Medineli çok sayıda hadisçi ve tarihçiden, ehl-i kitaptan, yabancılardan, vesikalardan ve halk hikayelerinden de faydalanmıştır. Eserine paygamberler tarihinden başlaması, dolayısıyla ilk insan âdem’den başlayan tarihi bir çerçeve çizmesi, Hz. Peygamber’in hayatını da genel dünya tarihinin içinde ele alması, tarih yazımı açısından önemli bir yeniliktir. Zühri’nin en büyük talebesi olan İbn İshâk’ın, önce Halife Ebû Cafer el-Mansur’a, daha sonra ilaveli şeklini oğlu Mehdi’ye takdim ettiği bu eser, kullandığı kaynakların çeşitliliği ve hadis aldığı ravi ve şeyhi atlayarak ilk ravisinin ağzından vermesi (tedlis) nedeniyle, İmam Malik başta olmak üzere hadiscilerin tenkidine maruz kalmıştır. İbn İshak’ın, hadis ilminde belli bir derinliğe sahip olmasına rağmen, tarihte tedlis yapmak durumunda kalması, tarih ve hadis ilimlerinin farklı tabiatına işaret etmektedir.

Temel Siyer Eserleri

Eser, yaratılış ve Peygamberler tarihinin anlatıldığı mübteda, Peygamber’in doğumundan hicretin ilk yılına kadarki kısmı ele alan meb’as ve hicretten Peygamber’in vefatına kadarki dönemi kapsayan megâzî olmak üzere 3 bölümden oluşmuştur. Son iki kısım daha sağlam rivayetlere dayanırken, ilk kısım, israiliyat ve Cahiliye dönemine ait kıssa geleneği ile beslenmesi nedeniyle eleştirilere maruz kalmıştır.  

İbn İshâk’ın öğrencisi İbn Hişam (ö.218/813), hocasının kitabı üzerinde bazı tasarruflarda bulunmuştur. Kitabın aslındaki bazı şiirleri, nezaket dışı bazı ifadeleri, zayıf gördüğü rivayetleri atmış; keza Kur’an’da temas edilmeyen ve Hz. Peygamber’le ilgisi olmayan muhtelif konuları çıkarmış; kitaba bazı ilave, düzeltme ve katkılar yapmıştır. Zamanla onun adıyla anılacak olan eser, bazı tarihçiler tarafından “Hz. Peygamber’in hayatına dair yazılmış en sağlam ve en iyi siyer kitabı” olarak kabul edilmiştir.[6]

İbn İshak’tan sonra el-Vakıdî (ö.207/823), Hz. Peygamber’in Medine dönemindeki faaliyetlerini ihtiva eden ve çoğunlukla gazveler üzerinde duran el-Megâzî kitabını telif etmiştir. Bu eser, “hadiscilerin tarzına daha yakın” bulunmakla birlikte, siyerin şekli ve metodu üzerinde fazla etkili olmamıştır. Siyer yazıcılığında asıl önemli ve kalıcı değişiklik, Vakıdi’nin öğrencisi İbn Sa’d (230/845) tarafından gerçekleştirilmiştir. Siyer’in sınırlarını genişleten ve müteakip dönem siyer yazımının da formatını belirlemiş olan bu değişiklik, İbn Sa’d’ı, siyer yazıcılığı açısından önemli bir mevkiye yerleştirmiştir. Onunla Hz. Peygamber’in fizikî ve ahlakî özellikleriyle ilgili rivayetlerin yer aldığı Şemâil, siyerin konusuna dahil olmuş; eserde Hz. Peygamber’in Tevrat ve İncil’deki vasıfları ile daha sonraki dönemlerde kaleme alınacak delâilü’n-nübüvve, alâmetü’n-nübüvve ve şemail kitaplarında işlenecek olan temalar yer almıştır.[7]

İbn İshâk ile çatısı kurulan, İbn Sa’d döneminde ise sistematik bir karakter kazanan siyer yazıcılığı açısından burada zikredilmeye değer bir başka husus da, siyerin sınırlarının Hz. Adem’e kadar dayandırılmasıdır. Hz. Peygamber’in atalarını ve soyunu tespit ihtiyacından doğan bu uygulama, siyerin başlangıcını insanlığın başlangıcı ile başlatması bakımından ilginçtir. Bu yaklaşım, daha sonra yazılacak umumi tarih kitaplarına da model teşkil etmiştir.

Bundan sonra siyer yazımı, doğrudan doğruya müstakil siyer-megâzî eserlerinin yanısıra müslümanların sadece askerî faaliyetlerinin ele alındığı fütûhât kitapları, biyografi mahiyetindeki tabakat kitapları ve umumi tarih kitapları ile büyük gelişme gösteren İslâm tarih yazıcılığı içinde, tarihin bir alt dalı olarak kendine yer edinmiştir.

İbn Sa’d (ö.230/845) ve Belazuri (ö.279/892), tabakatlarının başına siyer yazan müellifler olarak dikkat çekerken, umumi tarih kitapları içinde Taberî’nin Târîhu’l-Ümem eseri, sonraki tarihçilerin siyerle ilgili haberlerinin en önemli kaynağını teşkil etmiştir. İbnü’l-Esir’in el-Kâmil fi’t-târih’i, İbn Kesir’in el-Bidâye ve’n-Nihâye’si, Zehebî’nin Târihu’l-İslâm’ı, İbn Haldun’un el-İber’i, Diyarbekrî’nin Târîhu’l-hamîs fî ahvâli enfesi nefîs’i, siyer ve megaziye geniş yer veren eserlerdir. Şehir tarihleri olmalarına rağmen, Ezrakî’nin Ahbâru Mekke’si ile İbn Şebbe’nin Târîhu’l-Medîneti’l-münevvere’si de siyer  ve megâzî haberlerine dair verdikleri ayrıntılı bilgilerle zikredilmeye değerdirler.[8]

Tirmizi’nin Hz. Peygamber’in beşer yönünü ve şahsi hayatını ele alan ve “şemâil” türünün ilk örneği olan Kitâbü’ş-Şemâil kitabı ile başlayan süreç, Hz. Peygamber’in şahsına ve peygamberliğine odaklanan literatürde önemli bir artışın başlangıcı olmuştur.

Tirmizi (ö.279/892)’nin Hz. Peygamber’in beşer yönünü ve şahsi hayatını ele alan ve “şemâil” türünün ilk örneği olan Kitâbü’ş-Şemâil kitabı ile başlayan süreç, Hz. Peygamber’in şahsına ve peygamberliğine odaklanan literatürde önemli bir artışın başlangıcı olmuştur. Hz. Peygamber’in doğumu, isimleri, nesebi, kabilesi, ebeveyni, risalet öncesi hayatı, nübüvveti, vahiy alışı, miracı, hicreti, hanımları, evlatları, hizmetçileri, vefatı, mirası, komşu devletlere gönderdiği elçiler, devlet başkanlığı, ibadetleri, atları, yatağı vs. gibi birçok detay konunun yer aldığı kitaplarda, söz konusu başlıkların altı, ilgili bölümlere hizmet edebilecek her türlü malzemenin kullanılmasıyla inşa edilmiştir.

Siyer Malzemesinin Genişlemesi

Hz. Peygamber’in şahsı ve peygamberliğine odaklanan çok sayıda eserin yanısıra peygamberliğini ispatlamak amacıyla “delâil’n-nübüvve, a’lâmü’n-nübüvve, beşâirü’n-nübüvve, isbâtü’n-nübüvve” türünde kitaplar kaleme alınmıştır.

Bu tür eserler siyer yazımında özele doğru bir kayışın göstergesi olmakla birlikte, büyük ölçüde siyer yazımındaki malzeme artışının da hem sebebi, hem de sonucu olmuştur. Siyer yazıcılığı açısından oldukça önemli bir yeri olan ve hadiscilerce tenkid edilip, içerdiği riskli malzeme nedeniyle öğrencisi İbn Hişam tarafından ayıklanma ihtiyacı duyulan[9] İbn İshak’ın eseri bile bu dönem siyer yazımı ile karşılaştırıldığında oldukça sade kalmıştır. Peygamber asrından uzaklaşıldıkça, ilk ravilerin muhtemelen edebi süslemeyle anlattığı vakıaların, bilahare kelimesi kelimesine gerçekten olmuş gibi aktarılmış olması, şiirin ve edebi yakıştırmaların zaten yaygın olduğu Arap edebiyatında bu tür mübalağalı anlatımların siyere kolayca sızması, siyer eserlerinde kendisini iyice hissettirecektir.

Fetihlerle genişleyen İslam topraklarının çevre kültürlerden etkilenmesi söz konusu sızmanın temel gerekçesini oluşturmuş olsa gerekir. Herşeyden önce ehli kitaba karşı girişilen nübüvvet tartışmaları sırasında karşı tarafın sıklıkla dile getirdiği Hz. Muhammed’in mucizesiz bir peygamber olduğu eleştirileri karşısında peygamberî mucizeler konusunda kaleme alınmış kitap ve risaleler, siyer yazımında da bu alanın genişlediği bir döneme denk gelmektedir. İlk dönem siyer kitaplarında nispeten az sayıda olan mucizevi olaylar hakkındaki rivayetlerin, daha sonraki eserlerde sayıca çoğaldığı gözlemlenmektedir.[10] 


Siyer yazımı çerçevesinde artan rivayet zenginliği sonucu Hz. Peygamber daha çok beşerüstü özellikleri ile ön plana çıkarılmıştır.

Siyer yazımı çerçevesinde artan bu rivayet zenginliği, yalnızca siyerin sınırlarını genişletmekle kalmamış; Peygamber algısında da önemli değişikliklere yol açmıştır. Daha ziyade kaynakların yetersiz kaldığı Mekke dönemi etrafında yoğunlaşan bu zenginlik, Hz. Peygamber’in soyu, Peygamberlik öncesi hayatı, beşeri güzelliği, mucizeleri ve şemaili konularında kendini daha da hissettirmiş ve Hz. Peygamber beşerüstü özellikleri ile ön plana çıkarılmıştır.[11]Yine bu çerçevede genişleyen İslam coğrafyasında önce Ali evladı, ardından da Abbasi ve Kureyş ve daha bariz bir şekilde de Arap kimliklerinin sorgulanması karşısında, bu kimlikleri koruma tepkisi, Peygamber’in tüm nesebine kadar uzanmış; Hz. Muhammed’in başta birinci dereceden ataları olmak üzere tüm nesebini ele alan rivayetler ortaya çıkarak, siyer yazımında yer edinmiştir. Dahası, Kur’an’da yer alan rüya fenomeni ile Arap kültürü içinde yaygın bir yeri olan kehanet fenomenleri daha sonraki dönem siyer yazımında daha belirginleşmiş; yazılan nesep, hadis, tasavvuf, umumi tarih ve nüzul kitaplarının malzemeleri siyere aktarılmış ve belki de en önemlisi, kıssa ve menakıb geleneğinin tasavvufi çevrelerde gördüğü ilgi tasavvufî akımlara yakın çevrelerdeki siyer yazımının şekil ve içeriğini önemli ölçüde etkilemiştir. Bu tarz siyerlerin edebi yönleri ve manevi duygulara hitap eden malzemesi, halkın bu tür eserlere olan ilgisini çok daha fazla arttırmıştır.

İslâm tarih yazımında Birûnî, Zehebî ve İbn Haldun gibi isimlerle somutlaşan ciddi bir tenkitçi tarih çizgisi devam etmekle birlikte, özellikle XIV. yüzyıldan itibaren bariz bir şekilde, daha önceden yazılmış eserlerin çok az farklılıklarla benzerini üreten bir tarihçilik ve siyer anlayışı gelişmiştir. Zaman içinde daha da pekişen bu anlayış, arada sırada çıkan istisnai tenkitler dışında, İslâm coğrafyasının siyasi, ilmî ve kültürel anlamda istilaya uğramasına dek kalıplaşmış ve büyük ölçüde kutsallık atfedilmiş bir siyer yaklaşımı ortaya koymuştur.

Kimi zaman oluşturduğu “sayısız mistik saygı perdeleri ve menkıbelerle, inananların gözlerini tarihî hakikatten perdelediği” iddia edilen bu siyer yaklaşımı,[12] klasik Osmanlı döneminde de özellikle “tasavvufla çeşnilenmiş bir Peygamber sevgisinin halk kitlelerine aşılanmasını hedefleyen” Muhammediyye ve Ahmediyye türü eserlerde kendini iyice göstermiştir.[13] Siyerin Osmanlılar döneminde “tarihin konusu olmaktan ziyade, edebiyatın konusu olması” ve Hz. Peygamber’e duyulan sevgi ve saygının dillendirileceği “lirik edebi bir tarz” oluşturması,[14] siyer yazımında yeni bir evre olarak değerlendirilebilir. Nitekim dönemin kültür hayatının önemli bir parçası olan sohbet meclislerinin daimi konuları arasında yer alan siyer malzemesinin zaman içinde kitaplaşması, ardından meclislerde okunup dinlenilmesiyle, özellikle benzer nitelik taşıyan Arapça ve Farsça eserlerin Türkçe’ye tercüme edilmesi, Peygamber’i “destanî-epik” bir anlatımla ele alan eserlere olan talebi önemli ölçüde artmıştır.


Tanzimat sonrası dönemde halk tarafından en çok rağbet gösterilen siyer eserlerinin geçmişte telif ve tercüme edilmiş eserler olduğu görülmektedir.

XIX. yüzyıla kadar Osmanlı’da bilinen siyer eserleri, daha ziyade tasavvufi özellikleri ile ön plana çıkan menkıbe ve hikayelerle donatılmış olup, tamamen ve kısmen manzum olarak kaleme alınmıştır.[15] Tanzimat sonrası dönemde dahi, halk tarafından en çok rağbet gösterilen siyer eserlerinin geçmişte telif ve tercüme edilmiş eserler olduğu görülmektedir. Dönemin en sık basılan kitapları arasında, Muin el-Miskin tarafından XV. yüzyılın sonlarına doğru Farsça kaleme alınan Meâricü’n-Nübüvve’nin, tercüme edenlerden biri olan Altıparmak Mehmed Efendi’ye nispetle Altıparmak Siyeri olarak anılan tercümesi ile yine ilkine yakın bir dönemde Ahmed el-Kastallâni tarafından Arapça yazılan Mevâhibü’l-Ledûniyye’nin Bâki tarafından yapılmış tercümesi yer almaktadır.[16] Bunlardan ilki, Hz. Peygamber’i beşer özelliğinden sıyıran, ona insanüstü atıflarda bulunan bir tarz benimsemiş olup, içindeki hikayeler, eserin halk tarafından tutulmasına sebep olmuştur.[17] Kastallâni’nin eseri ise, kronolojik tarih yazımı ile, Hz. Peygamber’in şemâil, delâil, hasâis ve ahlakına odaklanan yazımı birleştirmiş ilk eserlerden biri olarak oldukça yaygın bir şöhret kazanmıştır.[18] Öte yandan ilk telif Türkçe eser olarak bilinen ve rumi 1036’da (1626-7) el yazması olarak kaleme alınan Veysî’nin Dürretü’l-Tâc adlı eseri de bu dönemin bilinen siyerlerindendir. Eser nesir olmakla birlikte benzer bir duygusal ve edebi üslupla yazılmış ve içinde popülerleşmesine ve XIX. yüzyılda en az iki kez yeniden basılmasına sebep olmuş manzum kısımlar da bulunmaktadır.[19] Dönemin dikkat çeken eserlerinden biri de, Eyüp Sabri Paşa’nın halkın okuyup anlayabileceği, güvenilir bir siyer tesis etme çabası ile 1871’de yayınladığı Mahmûdu’s-Siyer olup, daha önceki asırlarda kaleme alınmış olanlara nispetle daha güvenilir rivayetler barındırmaktadır.[20]

BU MAKALENİN DÖRDÜNCÜ BÖLÜMÜ İÇİN LÜTFEN TIKLAYIN

BU MAKALENİN İKİNCİ BÖLÜMÜ İÇİN LÜTFEN TIKLAYIN

BU MAKALENİN BİRİNCİ BÖLÜMÜ İÇİN LÜTFEN TIKLAYIN

 

Dipnotlar

[1] Mehmet Özdemir, “Siyer Yazıcılığındaki Değişim Üzerine”, Kutlu Doğum 2002 – Çağımızda Sosyal Değişme ve İslâm, Ankara 2007, s. 201.

[2] Mustafa Fayda, “Siyer Sahasındaki İlk Telif Çalışmaları”, Uluslararası Birinci İslâm Araştırmaları Sempozyumu, İzmir 1985, s. 363.

[3] Ramazan Şeşen, Müslümanlarda Tarih – Coğrafya Yazıcılığı, İstanbul 1998, s. 22.

[4] Fayda, s. 365; Şeşen, s. 24-5.

[5] Fatih Oğuzay, “İslâm Dünyasında Tarih Yazıcılığı”, Bülten İlam, sayı 11, 2010, s. 27-8.

[6] Mustafa Fayda, “İbn Hişâm”, TDV İslâm Ansiklopedisi, XX, İstanbul 1999, s. 72.

[7] Özdemir, “Siyer Yazıcılığındaki Değişim Üzerine”, s.202; Mustafa Fayda, “İbn Sa’d”, TDV İslâm Ansiklopedisi, XX, İstanbul 1999, s. 295.

[8] Mustafa Fayda, “Siyer ve Megâzî”, s. 323.

[9] İbn Hişam, s. 9, 20-21.

[10] Özdemir, “Siyer Yazıcılığı Üzerine”, s. 137.

[11] Özdemir, “Siyer Yazıcılığındaki Değişim Üzerine”, s. 204.

[12] Annemarie Schimmel, “Müslüman Hayatının ve Düşüncesinin Bir Merkezi Olarak Hz. Muhammed (s.a.v.)”, Tasavvuf Dergisi, sayı: 9, s. 406.

[13] Özdemir, “Siyer Yazıcılığı Üzerine”, s. 141.

[14] Mustafa Uzun, “Türkçe Siyer Kitapları”, “Siyer” maddesi içinde, TDV İslâm Ansiklopedisi, XXXVII, s. 324.

[15] Bu konuda bkz. Seyfettin Erşahin, “Osmanlı Toplumunun Hz. Muhammed Hakkındaki Bilgi Kaynakları Üzerine Bir Bibliyografya Denemesi”, İslami Arastırmalar Dergisi, XVIII, sayı: 3, 2005, s. 335-9.

[16] Uzun, s. 324-5.

[17] Yusuf Şevki Yavuz, “Meâricü’n-Nübüvve”, TDV İslâm Ansiklopedisi, XXVIII, Ankara 2003, s. 209-10; Massad Süveylim Ali el-Shama, “Türk Edebiyatında Siyerler ve İbn-i Hişam’ın Siyer’inin Türkçe Tercemesi”, Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Doktora Tezi, Ankara 1982, s. LXVIII.

[18] Hüseyin Algül, “Mevâhibü’l-Ledûniyye”, TDV İslâm Ansiklopedisi, XXIX, Ankara 2004, s. 421.

[19] Mustafa Erkan, “Dürretü’l-Tâc”, TDV İslâm Ansiklopedisi, X, İstanbul 1994, s. 33.

[20] Uzun, s. 325.

Bu makale Sonpeygamber.info için kaleme alınmıştır.
 

Yorumlar

 
Bu yazıya henüz yorum yapılmadı. İlk yorumu siz yapmak için tıklayın.