Sonpeygamber.info
Yazarlar
 

Sonunda İyi Bir Söze Dönüşmek

Hudeybiye’nin ardından Müslümanlar Kureyş’e verdikleri sözlere titizlikle uydular. İslam’ı tebliğ ederken Mekke ile ilişkilerinde anlaşmanın sınırlarını korumaları, Müslüman ahlâkının göstergesi olarak dikkatleri çekiyor, hayranlık uyandırıyordu. Söz konusu olan zorbalık değil, dürüstlük, güvenilirlik ve zarafetti. Kureyş ise her zamanki kadar kibirli, katı ve güvenilmezdi. 

Hudeybiye’nin ardından Müslümanlar Kureyş’e verdikleri sözlere titizlikle uydular. İslam’ı tebliğ ederken Mekke ile ilişkilerinde anlaşmanın sınırlarını korumaları, Müslüman ahlâkının göstergesi olarak dikkatleri çekiyor, hayranlık uyandırıyordu. Bir bakıma Mekke’ye doğru ilerleyen istikametin programı böylelikle kendiliğinden oluşuyordu. Söz konusu olan zorbalık değil, dürüstlük, güvenilirlik ve zarafetti. Kureyş ise her zamanki kadar kibirli, katı ve güvenilmezdi. Bu yüzden de yaslandığı atalar mirası hayat felsefesini sıkı sıkıya savunurken değişen dünyayı etkileyen dalgaları fark etmekte aciz kalıyordu. Hz. Peygamber’in tebliği karşısında ortaya bir söz koyamamanın yetersizliği içinde, güya alanını tahkim için müttefiki Beni Bekr kabilesi ile birlikte Müslümanların müttefiki olan Huzaa kabilesine hücum etti. Bu hücum Hudeybiye Anlaşması’nın Kureyş tarafından lağvedildiği anlamına geliyordu. Huzaa kabilesi ise savaşa hazır değildi. Aralarında ölenler oldu ve sonunda kabile Mescid-i Haram’a sığındı. Ne var ki Beni Bekr kabilesi sığınmacıları takip etti ve onlara Harem topraklarında saldırdı. Kureyş’in verdiği silahlarla da savaşı genişlettiler.

İçlerinden kimileri Mescid-i Haram toprağında savaşmakta olduklarını fark edince, “İlâhını hatırla ilâhını, harem topraklarında savaşıyoruz, harama girmişiz” diyerek reisleri Nevfel b. Muaviye’yi uyardılar.  Nevfel ise, “Bugün ilâh yok Beni Bekr, savaşın ve Huzaa’dan intikamınızı alın” diyerek bu uyarıyı hafife aldı. Huzaa ise uğradıkları saldırı üzerine korkuya kapılarak olanları anlatması için Amr bin Salim’i Hz. Peygamber’e gönderdi. 

Amr Medine’ye girdiğinde Hz. Peygamber mescitte ashabıyla oturuyordu. Huzaa Kabilesi’nin elçisi, olup bitenleri özetleyen bir şiirle yaklaştı Peygamber’in yanına.

“Sizler çocuktunuz bizler de. Sonra Müslüman olduk, isyan etmedik.

Allah razı olsun senden, yardım et. Allah’ın kullarını çağır, yardıma gelsinler.

(…)

Kureyş vaadini tutmadı, senin sağlam misakını bozdu.

Keda’da beni takip ettiler ve kimseyi yardıma çağırmam zannettiler.

Onlar sayı bakımından çok azdırlar. Bizi gece vakti ansızın bastılar.

Bizi rükûda ve secdede öldürdüler.”

Hz. Peygamber, Amr bin Salim’e yardım sözü verdi. Beri taraftan Kureyş anlaşmayı ihlalin doğuracağı sonuçları fark etmiş görünüyordu. Ebu Süfyan bozulan anlaşmayı yenilemek amacıyla Medine’ye geldi. Önce, Peygamberimiz’in eşi olan kızı Ümmü Habibe’nin evine uğradı ve girdiği odadaki bir yatağın üzerine oturmak istedi. Ancak Ümmü Habibe hemen o yatağı katlayıp kaldırdı. Ebu Süfyan, kendisinden bir yatağı esirgediği için sitem etti kızına. Ümmü Habibe ise, “O Resulullah’ın (sav) yatağı, sen ise müşriksin, necissin” diyerek kınadı babasını. Ebu Süfyan kızını, evliliği yüzünden kötü huy sahibi olmakla suçlayarak ayrıldı evden ve Hz. Muhammed (sav)’in huzuruna gitti. Anlaşma konusunu açtı, ancak Peygamberimiz sözlerine karşılık vermedi. Bunun üzerinde gidip önce Hz. Ebubekir’den, o kabul etmeyince Hz. Ömer’den, onun da geri çevirmesi üzerine Hz. Ali’den Peygamberimiz’le görüşmek için aracılık yapmasını teklif etti. Ali de Ebubekir ve Ömer gibi ona, Peygamberimiz’in aracılık kabul etmeyecek bir kararlılık içinde olduğunu belirtti ve Medine’den gitmesini tavsiye etti.

Esasında Peygamberimiz savaş hazırlığı içindeydi. Sahabeye Mekke’ye doğru yürüyeceklerini bildirdi. İstikamet üzere ve cesur olmaları gerekiyordu. Bu süreçte meydana gelen çeşitli olayların ayrıntıları, Müslümanca bakış açısının esnekliğini kavramak açısından bir hayli değer taşıyor. Hassas ve zor anlarda çok kısa bir süre içinde başka türlü bakabilmek, bu zor ve hassas anların aşılması, dolayısıyla bir çözüme ulaşma konusunda az bulunur bir yetenek.

Esasında Peygamberimiz savaş hazırlığı içindeydi. Sahabeye Mekke’ye doğru yürüyeceklerini bildirdi. İstikamet üzere ve cesur olmaları gerekiyordu.

Bu süreçte meydana gelen çeşitli olayların ayrıntıları, Müslümanca bakış açısının esnekliğini kavramak açısından bir hayli değer taşıyor. Hassas ve zor anlarda çok kısa bir süre içinde başka türlü bakabilmek, bu zor ve hassas anların aşılması, dolayısıyla bir çözüme ulaşma konusunda az bulunur bir yetenek.

İlk olay, Hâtib ibn Ebî Balta’a’nın tasarlanan savaşı bir mektupla Mekke’deki akrabalarına haber vermesi ve olayın açığa çıkması üzerine Peygamberimiz’in bu konuda ashabının gösterdiğinden farklı bir tavır sergilemesidir.

Hâtib, yazdığı mektup konusunda sorgulanırken şöyle savundu kendini: “Ya Rasûlullah, beni hemen kınama, ben Kureyş arasında garip bir kişiyim. Beraberindeki muhacirlerin orada mallarını ve ailelerini koruyacak akrabaları vardır. Benim o kişiler arasında bir yakınım yok, oysa karım ve çocuklarım onların elinde, bu yüzden, Mekke’deki yakınlarımı korurlar düşüncesiyle onlara bir iyilik etmek istedim. Bunu asla dinimden döndüğüm için yapmadım. Müslüman olduktan sonra küfre rıza gösterdiğim için de yapmadım.”

Peygamberimiz Hâtib’in bu açıklamasını ikna edici buldu ve onu, cezalandırılmasını isteyen ashabına karşı savundu. Ne de olsa Hâtib Bedir’de bulunmuş, Hudeybiye’ye katılmış bir sahabi; ayrıca Peygamberimiz’in İslam’a davet mektubunu Mısır Kralı Muvakıs’a gönderen elçisiydi. Muhammed Hamidullah İslâm Peygamberi’nde bu olayı anlatırken Hâtib’den “safdilli bir Müslüman” diye söz ediyor.

Peygamberimiz bu büyük suça karşılık Hâtib’in geçmişteki cesaretini ve kahramanlığını hatırlatmasının üzerinde düşünmek gerekiyor. Her suç, suçlunun kendi özel tarihiyle birlikte özel bir incelemeye tabi tutulduğu takdirde ulaşılabilir bir değer, adalet. Zor ve hassas zamanlar, birlik sebeplerini öne çıkaran bir kavrayışa ihtiyaç duyuyor kuşkusuz. Ashab Hâtib’in cezalandırılmasını isterken Peygamberimiz onu sorguladı ve bağışladı. İntikamcı, hemen ceza tasarlamaya ve öldürmeye meyilli tepkilerin karşısında, başka bir yaklaşım ortaya koydu.

Mekke müşriklerinin akrabalarına himayesini sağlama amacıyla Müslümanların seferini tehlikeye atan bir mektup yazmıştı Mekke’ye Hâtib; bu apaçık bir suçtu. Buna rağmen Hz. Peygamber onun Bedir ehli olmaktan ileri gelen rahmete nail olma yönü ve sorgulama sırasında yalana başvurmayışı üzerinde durarak, bu büyük suçu bağışlamasa da göz ardı ettiğini ortaya koydu. Mekke seferinin ağır bedelleri olacaktı. Müslümanlar mağlup oldukları takdirde, Mekke müşrikleri yakınlarını himaye edebilirdi. Peygamberimiz bu büyük suça karşılık Hâtib’in geçmişteki cesaretini ve kahramanlığını hatırlatmasının üzerinde düşünmek gerekiyor. Her suç, suçlunun kendi özel tarihiyle birlikte özel bir incelemeye tabi tutulduğu takdirde ulaşılabilir bir değer, adalet. Zor ve hassas zamanlar, birlik sebeplerini öne çıkaran bir kavrayışa ihtiyaç duyuyor kuşkusuz. Ashab Hâtib’in cezalandırılmasını isterken Peygamberimiz onu sorguladı ve bağışladı. İntikamcı, hemen ceza tasarlamaya ve öldürmeye meyilli tepkilerin karşısında, başka bir yaklaşım ortaya koydu.

Peygamberimiz’in vahiy yoluyla haberdar olmasıyla Hâtib’in bir kadınla gönderdiği mektup Mekke’ye ulaşmadan ele geçirildi. Sefer hazırlıkları devam ediyordu. Ebu Süfyan arabuluculuk yapamadan Mekke’ye geri dönmüştü. Savaş söylentileri üzerine Mekke’de huzursuzluk başlamıştı. Hatta Mekke döneminde Müslümanlara işkence eden kişiler bile aileleriyle birlikte İslam’ı kabul ederek Medine’ye doğru yola çıkmışlardı. Peygamberimiz bu kişilerle el-Ebva mevkiinde karşılaştı, ancak onları muhatap almadı. Mekke’deki zor yıllarında yanında bulunanlara karşı bağışlayıcı olduğu, hicret etmesine sebep olan işkencecilere karşı ise mesafe koyduğu görülüyor; adil davranmasına engel olmayan bir mesafe. Kendisini  “kovulacak her yerden kovmuş olan” Ebu Süfyan’a bağışlayıcı muamelesi buna bir örnek.

On bin kişiden oluşan Müslümanların ordusu Mekke’ye ulaştığında Merru’z-Zahran diye bilinen konuma yakın bir vadide konakladı. Yakılan ateşle aydınlandı bütün vadi. Mekke, yaklaşmakta olan ordudan habersizdi. Ancak yine de tedirgin bir bekleyiş mevcuttu ki aralarında Ebu Süfyan’ın da bulunduğu Kureyş’in ileri gelenlerinden üç kişi civarda dolaşırken vadideki aydınlığı görüp endişeye kapıldılar. Ancak gördüklerini Kureyş’e iletme fırsatı bulamadan Müslüman gözcüler tarafından yakalandılar. Mekkelilerin hidayetini temenni eden Hz. Abbas, esirlerin himayesi altında olduğunu duyurdu. Peygamberimiz, bu esirler huzuruna çıkarıldığında, gece boyunca onlara tebliğde bulundu. Neticede Ebu Süfyan ve arkadaşları Mekke’ye İslam’ı kabul etmiş olarak, Müslümanların ordusuyla birlikte döndüler. Peygamberimiz Ebu Süfyan’ın yanı sıra önde gelen kimi Mekkelileri, “eman” hakkı tanıyarak onurlandırdı. Ne de olsa Mekke’nin fethini çatışma olmadan, barış yoluyla gerçekleştirmek istiyordu. Sadece belirli şahsiyetlerin evlerine sığınanlar değil, evinin kapısını kilitleyerek özel alanına çekilen de emniyette olacaktı. Kumandanlarına da bu doğrultuda direktifler vermişti. Hz. Abbas’tan Ebu Süfyan’a ordunun geçişini göstermesini istemesi de bir taktikti. Nitekim Peygamberimiz yeşil bölüğüyle geçişini izlerken hayretler içinde kaldı Ebu Süfyan ve geçmekte olan orduya kimsenin güç yetiremeyeceğini dile getirdi. İslam topluluğundan “yeğeninin krallığı” diye söz ettiğinde ise Hz. Abbas, “Peygamberlik” diye düzeltti bu cahilî yakıştırmayı.

Dönüşün yüreği titreten hisleri üzerine ne çok cümle kurmak mümkün! Derin bağlarla sevdiği, ayrılmamak için elinden geleni yaptığı ve hicrete mecbur kaldığı şehre hassas stratejilerin eseri bir zaferle dönen Peygamberimiz, ancak şeksiz bir tevazu ile üstesinden gelebilirdi yılların ardından yaşadığı ilk karşılaşmanın. Tasvirlere göre siyah bir sarık sardığı başı huşusunun ağırlığı nedeniyle önüne düşmüştü. Bineğinin üzerine, sakalının ucu bineğe değecek kadar eğildiği kaydediliyor.

Mekke’ye endişe dolu bir hava hâkim oldu. Erkeklerin bir kısmı evlerine kapanarak kapıları kilitlerken, bir kısmı da Mescid-i Haram’a toplanıp Müslümanların ordusunun şehre girişini beklemeye başladılar.

Güce ve kibre dayalı cahili sistemin çöküşünü henüz algılayamayan Ebu Süfyan’ın karısı Hind, evinin Müslümanların ordusuyla savaşmak istemeyenler için emin olabilecekleri adreslerden birisi olmasını hazmedemedi. Ebu Süfyan ise onu ve etki altında tuttuğu Mekkelileri uyardı: “O, sizin karşı koyamayacağınız bir kuvvetle geliyor.”

Buna karşılık Beni Bekr kabilesinden Humas b. Halid, karısı tarafından uyarılacaktı. Mekke’nin aşağı taraflarında bulunan gruplar teslim olmayı kendilerine yedirememişlerdi, Halid b. Velid şehre girerken el-Handeme bölgesinde toplanarak karşı koymak istediler. Ne var ki büyük bir hezimete uğradılar. İçlerinde bulunan Humas b. Halid, Müslümanlarla savaşmak için cephane hazırlığına girişmişti. Karısı, Hz. Muhammed (sav) ve ashabının gücüyle ilgili bilgileri aktararak, “Karşılarında duracak kimse göremiyorum” dedi. Humas ise, “Onlardan kimilerini esir alıp sana hizmetçi yapacağımı göreceksin” diyerek hazırlığını sürdürdü. Ne var ki fetih günü aralarında bulunan direnişçilerin uğradığı ağır yenilgiyi görünce, kaçışanların arasına karıştı ve doğruca evine gelip karısından kapıyı kilitlemesini istedi. Karısı iddialı hazırlığını ve sözlerini hatırlattığında ise Müslümanların savaştaki üstünlüğünü tasvir eden bir şiir okudu.

Dönüşün yüreği titreten hisleri üzerine ne çok cümle kurmak mümkün! Derin bağlarla sevdiği, ayrılmamak için elinden geleni yaptığı ve hicrete mecbur kaldığı şehre hassas stratejilerin eseri bir zaferle dönen Peygamberimiz, ancak şeksiz bir tevazu ile üstesinden gelebilirdi yılların ardından yaşadığı ilk karşılaşmanın. Tasvirlere göre siyah bir sarık sardığı başı huşusunun ağırlığı nedeniyle önüne düşmüştü. Bineğinin üzerine, sakalının ucu bineğe değecek kadar eğildiği kaydediliyor. Sevdiği beldeden kovulmuş, çaresiz bırakılarak mağlup düşürülmek istenmişti. Askerleri onun bir sözüyle Mekke’yi tahrip edebilir, intikam arayışına düşebilirlerdi.  Nitekim Evs Kabilesi Reisi Sa’d b. Ubade, “Bugün savaş günüdür. Bugün Allah Kureyş’i zelil etmiştir.” şeklinde, orduyu savaşa çağıran sözler sarf etti.  Ancak Peygamberimiz, “Hayır, aksine, Bugün Kâbe’nin saygı gördüğü bir gündür. Bugün Allah’ın Kureyş’i aziz kıldığı gündür.” diye, önünü aldı savaşın, af yolunu tuttu. 1 Muharrem 622 yılında gerçekleşen hicretten sekiz yıl sonra, 20 Ramazan 8’de (11 Ocak 630) kuzeybatıdaki Ezahir yolunu takip ederek Mekke’ye girdi. Hacun konaklığının ardından diğer birliklerle buluşmak üzere Safa Tepesi’ne yöneldi. Ordunun diğer bölükleri şehre farklı yönlerden girdiler.

O’nun bambaşka zafer ve yenilgi kabulleri vardı, bu yüzden de güven duyuruyordu kişiliği ve biz Müslümanlar yüzlerce yıl boyunca o güveni sağlayan ölçülere yakınlaştıkça insani erdemler konusunda umut olma vasfını öne çıkarabildik.

Mekke’ye bir tür sükûnet hâkim olduktan sonra Peygamberimiz Kâbe’ye giderek tavaf yaptı. Mescidi Haram’ı putlardan tamamen arındırdıktan sonra, Kâbe’nin kapısının önünde toplanmış, kendileri hakkında verilecek hükmü beklemekte olan Kureyşlilere yönelik bir konuşma yaptı. “Ey Kureyşliler, benim size ne yapacağımı zannediyorsunuz?” diye sordu. “İyilik elbette” diye karşılık verdi insanlar. “Sen cömert bir kardeş, cömert bir kardeş oğlusun.” Güzel söz karşılık bulurdu. “Ben size Yusuf’un kardeşlerine söylediğini söylerim.” dedi Peygamberimiz. “Bugün sizi kınamanın bir faydası yok, gidiniz, hepiniz hürsünüz.”

Mekke’ye bir tür sükûnet hâkim olduktan sonra Peygamberimiz Kâbe’ye giderek tavaf yaptı. Ardından Kâbe’nin etrafına dizili putları “Hak geldi batıl zail oldu. Batıl gerçekten zail olmaya mahkûmdur.” ayetini okuyarak tek tek devirmeye başladı. Elinde bulunan yayla vurduğu putlar yere düşerek parça parça oluyorlardı.

Kâbe’nin açılmasını istedi ve içeri girdiğinde müşriklerin inancını temsil eden resimlerle karşılaştı.  Hz. İbrahim ve Hz. İsmail’i fal oklarını taksim ederken gösteren bir resim öfkelenmesine yol açtı. “O ikisi asla bu şekilde bir taksimde bulunmamışlardır.” diyerek resmi sildi. Mescidi Haram’ı putlardan tamamen arındırdıktan sonra, Kâbe’nin kapısının önünde toplanmış, kendileri hakkında verilecek hükmü beklemekte olan Kureyşlilere yönelik bir konuşma yaptı.  Allah’tan başka ilâh olmadığını hatırlatarak söze başladı ve Mekke’ye girişinde aldığı ilâhi yardımın altını çizdikten sonra, “Ey Kureyşliler, benim size ne yapacağımı zannediyorsunuz?” diye sordu. “İyilik elbette” diye karşılık verdi insanlar. “Sen cömert bir kardeş, cömert bir kardeş oğlusun.”

Güzel söz karşılık bulurdu. “Ben size Yusuf’un kardeşlerine söylediğini söylerim.” dedi Peygamberimiz. “Bugün sizi kınamanın bir faydası yok, gidiniz, hepiniz hürsünüz.”

Ne öğretici bir sahne, ne ulaşılmaz yücelikte bir bağış! Tekfir eden tekfir bulur. Küfreden küfür duyar. Haksızlığı meşrulaştıran, haksızlık görür. Allah'ın adaleti şaşmaz.

Fethin idrakine varamamış cahillerden biri, Fudale b. Umeyr, Mescid-i Haram’ı putlardan temizlediği sırada, öldürme fırsatı kollayarak Peygamberimiz’in etrafında dolaşıyordu. Peygamberimiz bunu fark etti, onu yanına çağırdı ve yumuşak bir dille sorguladı. Nefsi Fudale’ye neler söylüyordu acaba? “Hiçbir şey, Allah’ı zikrediyordum.” dedi Fudale, panik içinde. Peygamberimiz gülerek Allah’tan bağışlama dilemesini buyurdu ve elini onun göğsüne koydu. Daha sonra Fudale, Peygamberimiz’in elini göğsünden kaldırır kaldırmaz hissettiği güzel duygudan söz etti Mekkelilere. Cahiliye erbabını onurlandırarak kalbinin mührünü açmak; fetih buydu. İslam kılıç dini değildi, öne sürüldüğü, zannedildiği gibi; savunmak için kullanılırdı kılıç. Gariplerin Kitabı’nda yazdığı gibi: “İslam kadının ezikliği ve kılıç dini değil. Onlar her toplumda mevcut salgınlardı. İslam’ın söylediği farklı sözü unutturdular.”

Daha sonra ezan sesi yükseldi Mekke semasında: “Allah’tan başka ilâh olmadığına şehadet ederim. Allah’tan başka ilâh olmadığına şehadet ederim.” Bilâl Kâbe’nin damına çıkmış, okuyordu. Peygamberimiz putları devirerek Kâbe uzamının, Mekke kamusunun yeniden biçimlenmesinde ilk adımı atmış, Bilâl ise ezan okuyarak yeni dönemi Mekkelilere duyurmuştu. Hicret’ten önce Mekke ortamında bir arada namaz kılmak için gizli saklı haberleşen ve namazlarını tenha yerlerde edâ eden Müslümanlarda tarifsiz güzel duygular uyandırdı bu ezan sesi. Müslüman olmayanlar arasında kimileri korkuya kapılarak kaçacak bir adres arayışına düşerken kimi bilinçler de hidayete açıldı.

Peygamberimiz ve ordusu Mekke’ye Ramazan ayında girdi. Medine’den oruçlu çıkmış, yolda iftar etmiş ve iki haftayı aşkın süren sefer boyunca da oruç tutmamışlardı. Ramazan’ın geri kalan günlerini -namazlarını seferi olarak kılıp- Mekke’de geçirdiler. İmam Ahmet’in rivayetine göre, çatışmalar sona erdikten sonra Peygamberimiz, Müslüman olan Mekkelilerden biat almaya başladı. Fethin her adımında hidayet sebebi olacak ibret sahneleri vardı müşrikler için. Her yaşta insan, kadın-erkek, çoluk-çocuk biat etmeye geliyorlardı. Peygamberimiz kadınlardan musafaha yoluyla değil, söz ile biat alıyordu. Ani bir işgalle yaşanan teslimin ardından gelen katliam değil, selâma ilişkin sözdü. Söz ile hayat, söz ile muamele arasındaki ahenk nedeniyle de sürmektedir hidayet. Bütün hayat sanki bir söze dönüşmek üzere yaşanıyor, iyi ya da kötü söz ya da sadece sessizlik.

 

Yorumlar

 
Bu yazıya henüz yorum yapılmadı. İlk yorumu siz yapmak için tıklayın.

Cihan Aktaş

1960 Refahiye-Erzincan doğumlu. Beşikdüzü Öğretmen Lisesi’ni (1978) ve İstanbul DGSA Mimarlık Yüksek Okulu’nu (1982) bitirdi. Mimar, basın danışmanı, gazeteci ve okutman olarak çalıştı. Roman ve öykü kitapları yanı sıra kadın, kamusallık, sanat ve siyaset etrafında araştırma ve denemelerden oluşan kitaplar yayımladı. 1995’te Türkiye Yazarlar Birliği, 1997’de Gençlik Dergisi tarafından ‘Yılın Hikâyecisi’, 2002’de TYB tarafından yılın romancısı olarak ödüllendirildi. 2009’da “Kusursuz Piknik” isimli hikâye kitabı ESKADER tarafından yılın hikâye kitabı ödülünü kazandı. 2015’de Bursa 15. Edebiyat Günleri Ahmet Hamdi Tanpınar Ödülü’ne layık bulundu. Hâlihazırda www.dunyabulteni.net, www.sonpeygamber.info siteleri ve Gerçek Hayat dergisinde yazıyor.  Eyüp Sinema Akademisi’nde sinema kültürü dersleri veriyor. Kitapları: İnceleme-Araştırma: Hz. Fatıma (1984), Hz. Zeynep (1985), Sömürü Odağında Kadın (1985), Veda Hutbesi (1985, 1992), Sistem İçinde Kadın  (1988), Tanzimat’tan Günümüze Kılık Kıyafet ve İktidar I (1989, 1990, 2006), Tesettür ve Toplum/Başörtülü Öğrencilerin Toplumsal Kökeni (1991, 1993, 1995, 1997), Modernizmin Evsizliği ve Ailenin Gerekliliği (1992), Mahremiyetin Tükenişi (1995), Şark’ın Şiiri-İran Sineması (1998, 2005), Bacı’dan Bayan’a/İslamcı Kadınların Kamusal Alan Tecrübesi (2001, 2003, 2005), Dünün Devrimcileri Bugünün Reformistleri- İran’da Siyasal, Sosyal ve Kültürel Değişim (2004, 2005),  Türban’ın Yeniden İcadı (2006), Bir Hayat Tarzı Eleştirisi İslamcılık (2007), Yakın Yabancı (2008) , Kardeşliğin Dili (2010), İktidar Parantezi: Kadın Dil Kimlik (2011), İslamcılık/Eksik Olan Artık Başka Bir Şey (12014), Şehir Tutulması (2015). Hikâye: Üç İhtilal Çocuğu (1991), Son Büyülü Günler (1995), Acı Çekmiş Yüzünde (1996), Azizenin Son Günü-Azerbaycan Hikâyeleri (1997, 2006), Suya Düşen Dantel (1999), Ağzı Var Dili Yok Şehrazat (2001, 2005), Halama Benzediğim İçin (2003), Duvarsız Odalar (2005), Kusursuz Piknik (2009), Ayak İzlerinde Uğultu (2013), Kızım Olsaydın Bilirdin (2015). Roman: Bana Uzun Mektuplar Yaz (2002, 2003, 2005, 2010), Seni Dinleyen Biri (2007), Sınıra Yakın (2013). 

devamını oku
 

Sonpeygamber.info'yu Takip Edin