Sonpeygamber.info
Yazarlar
 

SUFFE: Bir Denge Okulu

Hicretle yeni İslam toplumunun nüvelerini Medine'ye eken Hz. Peygamber, ibadet ve aile hayatının bir bütün olarak tasarlandığı bu mescidin planına çok önemli bir unsur daha ekliyor: Suffe. Yeni dinin temel inanç esaslarının öğretilip yaşatılacağı, Peygamber rehberliğinde sürdürülen bir hayatın Medine'den tüm Arap yarımadasına yol alacağı bir okul olarak doğuyor Suffe. 

Kasvâ, cesâmetini aşan çok ağır bir yük yüklenmiş. Üzerinde taşıdığı insanlığın efendisini incitmeme adına kalkıştığı yeryüzü büyüklüğündeki yürüyüşün ardından yüce Nebî'yi vahyin sığınağı Medine'ye getirme şerefinin hazzını yaşıyor.

Kasvâ mağrur. Bu payenin zirvelere taşıdığı hörgücü şehre tepeden bakarken, Medine, Peygamberi evinde ağırlama yarışına giren insanların telaşına bürünüyor. İncitmeyen Nebî, misafir edileceği evi ve insanlığa sunacağı bereketin yeşereceği insanlık mescidinin menzilini seçme payesini Kasvâ'ya havale ediyor. Nebî'nin ruhaniyetinde ebede kilitlenmiş tüm gözler, bağından âzad edilmiş Kasvâ'nın iki çift ayağına kurulmuş o büyük zirvede buluşuyor. Sehl ve Süheyl adlı iki yetimin arsasında biterken umutlar, sevinen Ebû Eyyûb el-Ensârî oluyor. Allah Resûlü Ebû Eyyûb el-Ensârî'nin evine yerleşirken, yeryüzünün en içten yakarışlarına şahit olacak bir mabedin inşası için gerekli bütün hazırlıklar da başlıyor hemen. Bedeli ödenerek satın alınan yetim arazisi üzerinde yükselirken kâinat mescidi, Medine'de, muhacir ve ensarın dostluk harcı çoktan kuruluyor. Peygamber'in güzel sözleri ve okunan şiirlerle bir başka lezzete dönüşüyor meşakkatli inşaat işi. Temel ve plânını Allah Resûlü'nün belirlediği mescid, taş temel üzerinde tek sıra kerpiçten, bir adam boyu kadar yükseklikteki çevre duvarı ile kuşatılarak üstü açık bir biçimde inşa ediliyor. Tamamlanması 6-7 ayı süren mescidin doğu duvarının güneyine, Hz. Âişe ve Sevde için bir kapıları mescide açılan iki adet oda yapılıyor.

Mescid, kalbi oluyor şehrin. Zira hanesiyle ve ibadet yeriyle, Peygamber'in yaşam merkezini oluşturuyor. Hicretle yeni İslam toplumunun nüvelerini Medine'ye eken Hz. Peygamber, ibadet ve aile hayatının bir bütün olarak tasarlandığı bu mescidin planına çok önemli bir unsur daha ekliyor: Suffe. Yeni dinin temel inanç esaslarının öğretilip yaşatılacağı, Peygamber rehberliğinde sürdürülen bir hayatın Medine'den tüm Arap yarımadasına yol alacağı bir okul olarak doğuyor Suffe. İnananların ibadet ihtiyacı kadar acil bir mesele olarak bakılıyor eğitim-öğretim işine. Peygamber risalet mesajını iletmekle görevli olduğu sosyal çevreyi de temel yaşam alanının merkezine taşımış oluyor Suffe ile. Peygamber'in aile, ibadet ve sosyal hayat tecrübeleri, Medine başta olmak üzere bu kampüsten ulaşıyor ilelebed bütün insanlığa. Mescidin arka kısmında yer alan ve üstü hurma dallarıyla örtülmüş olan gölgeliğe nispetle "Suffe" diye anılacak olan bu mekanda, okuma-yazma başlangıç olmak üzere, ilmin kapıları sonuna kadar açılıyor. Kur'an-ı Kerim'in ahenk ve tegannî kaidelerine göre tefekkür edilerek okunmasından surelerin ezberine, Kur'an ayetlerinin günlük hayat içinde tatbikine yönelik olarak yapılan tefsir çalışmalarından hadislerin ezberlenmesine kadar hummalı bir gayret yaşanıyor Suffe'de. Muhâcirlerin çarşı-pazarda ticaretle, ensarın ise bahçelerinde ziraatla uğraştığı bir ortamda Peygamber'in yanından hiç ayrılmayan Suffe ashabı, dini Peygamber'in nefesinden solukluyor. Kimsenin şahit olamadığı Peygamber tecrübelerine bizzat onlar şahit oluyor. Kendilerini tamâmen mânevî hayâta verip, geceleri ibadet, gündüzleri ise oruç ve ilim tahsîli ile geçiren ve Peygamber'in büyük sevgi ve ilgisine mazhar olan Suffe ashabı içinde, Talhâ b. Ubeydullah (r.a.), Ebû Saîd el-Hudrî (r.a.), Ebû Hureyre (r.a.), Ebû Zer el-Gıfârî (r.a.), Bilâl-i Habeşî (r.a.), Abdullah b. Ömer (r.a.), Abdullah b. Mes‘ud (r.a.),  Sa'd b. Ebî Vakkas, Berâ b. Mâlik (r.a.) gibi tanınmış sahâbîler de yer alıyor.


Suffe'nin bir ekol olarak temayüz etmesini sağlayan da, onun bu öncü özelliğidir. Zira İslâm'ın yayılması ve İslâmî ilimlerin öğretiminde önemli hizmetler veren ve müslümanların hafızalarında derin izler bırakan birçok sahabi Suffe "mezunudur".

Zamanla, bulundukları kabile ve topluluklar içinde İslâm'ı yaşama imkânına sahip olamadıkları için Arap Yarımadası'nın çeşitli yerlerinden Medîne'ye hicret edip herhangi bir yurt-yuva edinemeyenlerin veya kalacak bir yeri olmayanların da sığınağı oluyor Suffe. Bu bakımdan Suffe, İslam tarihinin "ilk yatılı üniversitesi" olarak takdim ediliyor. Sayıları 70 ile 400 arasında değişen bir çeşitlilik gösteren ve mescidde her zaman ilim ve ibadetle meşgul olan Suffe ashabının, dini tebliğde bulunmak üzere, Arap yarımadasının en uç bölgelerine kadar gittikleri biliniyor.

Suffe modeli, İslam tarihi boyunca kimi zaman fildişi kulelere hapsedilmiş bir medrese, toplumdan koparılmış bir tasavvuf dergâhı ya da çalışkanlığın ve dünya adına gayretkeşliğin kutsandığı bir dünyada miskinler yurdu gibi algılanmışsa da, Suffe'nin en temel özelliği zühd ve ilim hayatı arasında kurduğu denge olmuştur. Suffe'nin başarısı, bunu toplumdan kopuk bir yerde değil, bizatihi Medine toplumunun merkezi olan Peygamber mescidinin içinde gerçekleştirmiş olmasından kaynaklanır. Suffe, zühd ve ilmi, toplumun damarlarından ayrıştırmadan buluşturan bir denge okuludur.

Suffe'nin bir ekol olarak temayüz etmesini sağlayan da, onun bu öncü özelliğidir. Zira İslâm'ın yayılması ve İslâmî ilimlerin öğretiminde önemli hizmetler veren ve müslümanların hafızalarında derin izler bırakan birçok sahabi Suffe "mezunudur". Suffe'nin müfredâtı, devlet adamı yetiştirecek kadar dinamik, zühdün zirvelerinde rehberlik edecek kadar da dingin talebelerin yetişmesine uygun olarak tasarlanmıştır.

Tabii olarak yeni İslâm toplumunun yoğun eğitim ve öğretim ihtiyacının tam zamanlı bir mesai gerektirdiği unutulmamalıdır. Topluma hizmetin bir maişet kapısı olarak görülmediği bu çağlarda, gündelik meşgalelerle geçimini kazanmayan birinin, "miskin" olarak algılanması normal sayılsa da, neticede Suffe ashabının, toplumda bir şekilde karşılanması elzem olan bir görevi icra ettiği ortadadır. En çok hadis rivayet eden yedi sahabiden üçünün, Ebû Hureyre (r.a.), Abdullah b. Ömer (r.a.) ve Ebû Saîd el-Hudrî'nin (r.a.), Suffe Ashâbı'ndan çıktığı dikkate alındığında, keza onların, sınırları Medine'yi çoktan aşmış olan İslam toplumu içinde üstlendikleri misyon hesaba katıldığında, onların maişetlerinin karşılanmasının o dönemdeki varlıklı Müslümanlar üzerine bir borç olduğu unutulmamalıdır.

Zira Suffe ehlinin dünyevî ihtiyaçlarının karşılanması hususunda bizzat seferber olan Allah Resûlü'nün sofrasından en çok istifade edenler içinde, hiç şüphesiz Suffe'de barınanlar önemli bir yer tutmuştur. Suffe ehlini "İslâm'ın misafirleri" sayan Hz. Peygamber, Medine'nin varlıklı ve cömert insanlarına da bu konuda çağrılar yapmıştır. Suffe ehli sık sık akşamları, imkânı olan sahabe sofralarına misafir olmuştur. Bazen de hayır ve hasenât sahiplerinin getirdikleri hurma dallarındaki hurmalarla açlıklarını savuşturmuşlardır.

Hz. Peygamber'in kaynaklarda adı geçen ve dört halkası olup, ancak dört kişi tarafından taşınan "garra" adındaki meşhur karavanası ile Suffe'de barınan fakirlerin de rızıklandığı pek muhtemelse de, Suffe ehlinin dünyevî lezzetlerin çok uzağında durduğu ortadadır. Zira onların hâmisi durumunda olan Allah Resûlü'nün de sık sık aç kaldığını nakletmektedir Ebû Hureyre. Bunun, ona akın akın gelenlerden, misafirlerinin çokluğundan ve ondan hiç ayrılmayan Suffe ehlinden kaynaklandığını da ilave etmektedir. Resûlüllah'ın, beraberinde arkadaşları ve sürekli mescidde kalan bu ihtiyaç sahipleri olmadan asla yemeğe oturmadığı rivayeti çarpıcıdır.

Aç geçirdikleri bir gecenin sabahında bile "hayır ve güzellik içinde" sabahladıklarını söyleyen, gücü kuvveti yerinde olanların odun kesmek, su taşımak gibi işler yaparak ihtiyaçlarını gidermeye çalıştığı, ihtiyaç içinde bulundukları vakit dahi iffet ve vakarları sebebiyle kimseden bir şey istemeyen seçkin Suffe ashabının bu halleri, Allah katında dahi övgü ve senâya mazhar olmuştur:

"Ey mü'minler! Yardımlarınız, kendilerini Allah yoluna vakfeden o yoksullar içindir ki, onlar Allah yolunda, ibadet ve itaat hususunda nefislerini hapsetmiş olanlardır. Bunlar, nafakalarını tedarik için yer yüzünde dolaşma imkânı bulamazlar. Halktan istemekten geri durmaları sebebiyle, onların gerçek hallerini bilmeyen kimse, onları zengin sanır. Ey Resûlüm, Sen onları simalarından tanırsın. Onlar, yüzsüzlük ederek halktan bir şey istemezler."

İlgili Yazılar

Ashab-ı Suffe
 

 

Yorumlar

 
Bu yazıya henüz yorum yapılmadı. İlk yorumu siz yapmak için tıklayın.

Dr. Nihal Şahin Utku

Hacettepe Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü’nden mezun oldu. 1996 yılında Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde “Abbâsî Devleti’nin Kuruluş Safhasında Abbasoğlu – Alioğlu İlişkileri” konulu yüksek lisans tezini hazırladı. Ardından aynı enstitüde “Kızıldeniz’de Denizcilik, Ticaret ve Yerleşim (VII. – XI. Yüzyıllar)” konulu doktora çalışmasını yaptı.(2005). Serbest araştırmacı olarak akademik çalışmalarına devam eden Utku, aynı zamanda İslam Tarihi alanında yazılar yazmakta, seminerler vermektedir.

devamını oku
 

Sonpeygamber.info'yu Takip Edin