Hz. Muhammed
Sosyal Hayatı
 

Taklit mi, Model Almak mı?

Üstün şahsiyet olmanın en belirgin ve temel göstergesi doğruluktur. Dürüst olan iffetli, iffetli olan müttakî, müttakî olan mümin olabildiğine göre; "Mümin yalan söylemez." derken Peygamber'in yalansız olması kaçınılmazdı. 
Peygamber'in yaşama tarzı ve ahlaki seviyesi, tebliğ ettiği dinin kabulü ve yayılması bakımından önemlidir. Hz. Muhammed (sav)'in peygamber olmadan evvel sahip olduğu bir takım güzel hasletlerle, peygamberliği süresince tebliğ edip şahsında örneklendirdiği hasletler arasında herhangi bir tezat görülmemektedir. Bu da O'nun ahlakının Kur'ân'ın işaret ettiği ahlaka uygunluğu anlamını taşımaktadır. Mesela; çevresinde dürüstlüğü, doğru sözlülüğü ve sözünde durmasıyla şöhret bulduğu için daha peygamber olmadan kendisine "Muhammedü'l-Emin" denilmişti.

Önce "insan" olmanın önemini her geçen gün daha iyi kavradığımız çağımızda, Hz. Muhammed (sav)'in önce insan sonra peygamber olduğu gerçeğine bir kere daha eğilmek gerekir. Eğer İslam'ı ve İslam Peygamberini belli zaman ve kültürün sınırlarına mahkum etmek istemiyorsak, artık O'nun öğretisindeki çağlar üstü evrensel nükteyi anlamak zorundayız. Zira iyi bir Müslüman olabilmek için hiç şüphesiz önce iyi bir insan olmak şarttır. İyi insan olmak için ise bir modele ihtiyaç vardır.

İdeal şahsiyetin oluşumunda model insan olarak Hz. Muhammed (sav)'in gösterilmesi; O'nun şahsiyet özelliklerinin evrensel boyutlarda bulunmasını gerekli kılmaktadır. Çünkü model insanın şahsiyet prensipleri, geleneksel kültürlerden daha genel ve daha geniş bir perspektifte değerlendirilebilmelidir. Başka bir deyişle; böyle bir insan, zaman ve zemine göre değeri değişmeyen, farklı idrak ve anlayışlarca da vazgeçilmez kabul edilen esaslarla örtüşen bir şahsiyete sahip olmalıdır. Bu da, hangi din ve inanca mensup olursa olsun Allah'a kul olma noktasında eşit olan bütün insanlar için önce "insan" olmanın zaruretini ortaya koymaktadır.

Şahsiyetin gelişmesi ve eğitilmesi açısından bakıldığında peygamberlerin yüce şahsiyetleriyle, çevrelerindeki farklı seviyelerdeki şahsiyetleri, bulundukları noktadan daima bir üst kademeye çekebilme hasletine sahip oldukları görülür. Hz. Muhammed (sav)'in henüz vahiy almadan önce, bu özelliklerle mücehhez olarak, kavmi arasında uzun bir süre geçirdiğini yeniden hatırlamak gerekir. Şahsiyet; "fıtrî özelliklerin terbiye ile şekillenerek alışkanlık haline getirilmesidir"; davranış ise, kişinin bu alışkanlığını toplum içerisindeki rolüne uygun olarak yansıtmasından ibarettir. Hz. Muhammed (sav) peygamber olmadan önce de üstün bir şahsiyete sahipti. Tarihî vesikalar bunu doğrulayan örneklerle doludur. Kendisine vahiyle dürüstlük emredilmese de dürüsttü, iffetliydi, merhametleydi, iyilik severdi, yalan söylemez, sözünü yerine getirirdi. Allah tarafından emredilmeden evvel de kadınlara karşı nazik ve anlayışlı, bütün çocuklara şefkatliydi. Şahsında ortaya koyduğu bu evrensel değerler, Kur'ân'ın O'nu diğer insanlara misal göstermesine sebep olmuştur.

İlahî vahye mazhar oluşunun, O'nun vahyi tebliğ ve tebyin etmede olduğu kadar, şahsiyetini de doruklara yükselttiği inkar edilemez. Ancak, kendisinde hiçbir şahsî güzellik bulunmayan birisinin vahiyle şahsiyet kazanmasını kabul edecek olursak, yüce şahsiyete ermek için her birimize vahiy gelmesini beklemeye mahkum oluruz. Halbuki örnek alınacak insanla örnek alan arasındaki potansiyel nefis gücü, iradi tercih kapasitesi, mukayese ve muhakeme etme yeteneği gibi ortak şahsî özellikler sebebiyle, karakter yapısını yükseltme çabalarında tembel davranmada hiç kimsenin mazereti olamaz.

 Asırlardan beri bazı Müslümanların örnek almakla taklit etmeyi birbirinden ayıramadığını görüyoruz. Bunun sebebi, bilgisizlikleri ve kolayı tercih etmeleridir. Oysa Peygamber'e duyulan sevgide, hayatını, şahsiyetini, temel prensiplerini bir takım hurafe ve safsatalarla süslenmiş hikayelerden azade, gerçek hüviyetiyle tanıyıp anlamak şarttır. Çünkü gerçek sevgi sorumluluk ister. Örnek almanın doğru yolu, ağlayarak değil anlayarak sevmekten geçer.

O'nun insan olma vasfıyla bize bıraktığı doğal özellikleri, bunların tarihî hakikatlerle örtüşmesi ve bu özelliklerin Kur'ân-ı Kerim tarafından onaylanıp Hz. Muhammed (sav)'in şahsında sembolleşerek insanlığa sunulmasının örneklerinden bir kaçını vermek istiyoruz:

Üstün şahsiyet olmanın en belirgin ve temel göstergesi doğruluktur. Dürüst olan iffetli, iffetli olan müttakî, müttakî olan mümin olabildiğine göre; "Mümin yalan söylemez." derken Peygamber'in yalansız olması kaçınılmazdı. O'nun risaletini ve tebliğini kabul etmemekte direnen Kureyş müşrikleri bile Hz. Muhammed (sav)'in doğruluğundan şüpheye düşmediler. Müşriklerden Ahnes b. Şerik'in Bedir yolunda Ebû Cehil'e; "Ey Ebu'l-Hakem, şurada ikimizden başka bizi işiten hiç kimse yok. Bana Muhammed hakkındaki kanaatini söyle; O doğru sözlü müdür, yoksa yalancı mıdır?" sorusuna Ebû Cehil:

"Allah'a yemin ederim ki, Muhammed kesinlikle doğru sözlüdür, asla yalan söylememiştir!" cevabını vermişti.


Eğer İslam'ı ve İslam Peygamberini belli zaman ve kültürün sınırlarına mahkum etmek istemiyorsak, artık O'nun öğretisindeki çağlar üstü evrensel nükteyi anlamak zorundayız.

Kureyş'in en şöhretli kabile başkanlarının bile evlenme teklifini reddeden, fakat O'nun ahlak ve şahsiyetine hayranlığı sebebiyle bizzat kendisi teklif ederek Hz. Muhammed (sav)'le evlenen Hz. Hatice'nin, ilk vahiy geldiğinde Efendimiz'e söyledikleri O'nun gerek dürüstlük gerekse mükemmel bir şahsiyette bulunması beklenen hasletlerle donanmış olduğunun apaçık delilidir:

"Ya Muhammed! Senin hiçbir korku ve endişe duymana gerek yok, sakın üzülme! Allah Senin gibi bir kulunu utandırmaz. Ben biliyorum ki; Sen sözün doğrusunu söylersin, emanete riayet edersin, akrabalarınla ilgilenirsin, fakirlere yardım edersin, gariplere evinin kapısını açıp onları misafir edersin, felakete uğrayan halka yardım edersin. Sebat et! Allah'a yemin ederim ki, ben Senin bu ümmetin peygamberi olacağını ümit ederim."

Bize zannettiğimizden daha fazla benzeyen ve yakın olan bir insandır Hz. Muhammed (sav)! Kendisini; âlemlere rahmet olmasına rağmen hiç kimseden üstün görmemiş, "Anam-babam Sana feda olsun ya Rasûlallah!" diyecek kadar feragatle sevenleri karşısında bile tevazuundan bir şey kaybetmemiş, kendisini aşırı övenleri de:

"Hıristiyanların İsa hakkında 'Allah'ın oğlu', dedikleri gibi Beni övgüde aşırı gitmeyin. Ben ancak Allah'ın kuluyum. Siz de benim hakkımda 'Allah'ın kulu ve Rasulü', deyin." diyerek engellemiştir.

İki cihan peygamberi olmasına rağmen şahsî işlerini başkasına yaptırmamıştır. Bir rivayette Hz. Aişe'ye "Rasûlullah evde ne yapardı?" diye sormuşlar, o da; "Herkes evde ne yaparsa O da onu yapardı. Elbisesini yamar, ayakkabısını tamir eder, koyunlarını sağar, kendi işini kendi yapardı." cevabını vermiştir.

O, insanlar arasında ayırıma gitmemiş, böyle bir tutum içinde bulunanlara da bunun yanlış olduğunu öğretmiştir ve şöyle buyurmuştur:

"Biliniz ki, hiçbir Arabın Arap olmayana, Arap olmayan hiçbir kimsenin de bir Araba, hiçbir beyazın siyaha, hiçbir siyahın da beyaza asla üstünlüğü yoktur. Üstünlük ancak takva iledir."

Kolaylaştırmakla beraber gerektiğinde affedici olmaya da dikkati çeken Rasûlullah, bunun da örneklerini yaşayışıyla, sözleriyle ve Kur'ân âyetleriyle açıklamış, Yüce Allah'ın emir ve tavsiyeleri ışığında kendisiyle beraber başkalarının hayatını da güzelleştirip düzene koymayı amaçlamıştır.

Hz. Muhammed (sav), hayatının her döneminde kadınlara, kölelere, esirlere, çocuklara ve hayvanlara karşı daima merhametli davranmıştır.

Ve sabır! Sabrın her güzel ve iyi iş için şart olduğu muhakkak. O güzel insan son derece sabırlıydı. Rabbinden gelene de, kullardan zuhur edene de. Ancak oğlu İbrahim'i kaybetmenin kederiyle gözleri nemlendiğinde bizden herhangi bir baba gibi doğal davranmıştır. Bu doğallığı ile bize evlat acısının insan ruhuna tesir eden dayanılmaz bir duygu olduğunu, böyle bir anda erkeklerin de ağlayabileceğini öğretmekle kalmamış, aynı zamanda boyun eğmenin ve inançlı bir insana yakışmayan taşkın hareketlerden uzak olmanın  gerekliliğini  de lisan-ı hal ile anlatmıştır. Ebedî olanın yanında fanî olana lüzumundan fazla bağlanmamayı, uzun süren matemler ve haykırışlarla Yaradana isyan etmenin yanlışlığını ifade etmiştir. Meşhur oryantalist M.Watt; "Hz. Muhammed'in (sav) çağdaşları onda hiçbir ahlakî kusur göremediler." diyor. Çağlar sonra da görülememiştir. Görülemeyecektir de! Çünkü O, ahlakı Kur'ân olan ve Kur'ân'da ahlakı medhedilendir.


Sabrın her güzel ve iyi iş için şart olduğu muhakkak. O güzel insan son derece sabırlıydı. Rabbinden gelene de, kullardan zuhur edene de. 

Sonuç olarak; Peygamber'in insan olarak bizden biri olması O'nu anlamamızı, bizden üstün olması da O'nu sevmemizi kolaylaştırmaktadır. Ayrıca Hz. Muhammed (sav)'i sevmek ve örnek almak yanında, O'nun bizi hangi şartlarda seveceği üzerinde de samimi bir şekilde durup düşünmek, aynayı bir kere de kendimize çevirerek o mükemmel şahsiyete ne kadar benzeyebildiğimize korkusuzca bakabilmek gerekir. Bir de şöyle düşünelim; O bizimleydi, biz ne kadar O'nunlayız. Bazen müşfik bir baba, bazen bir mürebbî, bazen otoriter bir başkan, bazen adil bir eş olarak gördük O'nu. Ya biz, içinde yaşadığımız çağda, zaman ve zemin açısından bu kadar uzakken gerektiğinde O'na Fâtıma'sı gibi kızı, Ali'si gibi evladı, Zeyd'i gibi hizmetkârı, Ebû Bekr'i gibi dostu, Hatice'si gibi kader arkadaşı olabiliyor muyuz? Ya da, şayet O bizim yerimizde olsaydı günümüz şartlarında Kur'ânî öğretiye uygun şekilde nasıl yaşardı! Acaba O'nun yanında yer almış olsaydık çevresindeki insanlardan hangisi gibi olurduk? İnananların zihninde yeniden var olması gereken bu otokritik sayesinde O'nu anlamanın ve sünnetine uymanın güncelleşmesi konusunda önemli bir adım atılmış olacaktır.

 

Yorumlar

 
Bu yazıya henüz yorum yapılmadı. İlk yorumu siz yapmak için tıklayın.