Sonpeygamber.info
Yazarlar
 

Yüzleri Solgun Suffeli Üniversiteliler

Suffe Peygamberimiz’in evine neredeyse bitişik olduğundan O’nu her an görme bahtiyarlığı, vahyi ilk duyan insanlar olma onuru, ilk pratikleri bizzat temaşa, ilmin en doğrusunu öğrenme önceliği. Doğrudan akademik manada dersler veren Peygamberimiz’in rahle-i tedrisinden geçerek Müslümanlığı insanlığı kaynağından yudumluyorlar.

20. yüzyılın son demlerinde Suffe’yi görmek nasip oldu. Fatih Karagümrük’te, arka sokaklardan birinin giriş katındaki evin kapısından girince başka bir âleme geçilirdi. Aslında küçücük olan salon, yer minderlerinin üzerindeki ders başladığında alabildiğine genişliyordu. Buradan içler iyilikle dolmadan zihinler adalet, izan, teslimiyet, infak duygularıyla yıkanmadan çıkılmazdı. Suffe ehlinin benim için teorik olan vasıfları, ilk kez evin öğretmeni Süreyya Yüksel sayesinde gerçeğe dönüşmüştü. Yol arkadaşı Sabiha Ünlü ile birlikte verdikleri dersler neredeyse haftanın altı günü genç kızlarla dolup taşardı. Astronomi okuyan Süreyya, babası molla Sadrettin Yüksel’in tedrisiyle Fıkıh, Kelâm, Tefsir, Arapça ve Risale-i Nûr metinlerini çözümlemede yetkinleşmişti. Sağlam bir polemikçi olarak katıldığı sempozyum ve panellere sorgulayıcı zekasıyla katkı vermekten geri durmazdı.  Bilginin dilden dile aktarımından ziyade, Kur'ân’dan edinilen ilmin hayata bir ahlak olarak nasıl geçirilebileceğiyle ilgiliydi. Bu manada gördüğüm en samimi Peygamber âşıklarından biridir. Peygamberimiz’in yaşamından çıkarılacak özün güncellenebilmesi, gündelik hayata yansıması, afaki sözlere değil fiili bir eyleme dönüşmesi için yeni sorular soruyor ve cevaplar üretmeye çalışıyordu. Eleştirel akılla yol alan genç kızların sığındığı bir melce olması bundan. Çünkü Suffe baskılardan kaynaklanan üzüntülerin dindiği bir yer olmanın ötesinde ilimle teçhiz olma yurduydu.  

Şu an İstanbul’un hatta Türkiye’nin dört bir yanına dağılmış genç kadınların nasıl sağlam bir adalet duygusuyla her alanda hizmet verdiklerini görünce safiyetle atılan ilmi temelin ne kadar güzel neticeler verdiğini görebiliyorum.

Suffe ehlinin verici, sabırlı ve öğrenmeye, değişmeye açık yaşam özünün yakın plana alınması ve Müslüman topluluklara nüfuz etmesi lazım. Hayattaki önceliği Peygamber’e gelen vahyi duyar duymaz hıfzetmeye, hayata geçirmek için cehdetmeye verebilen bu insanların günümüz dünyasında bir karşılığı olmalı ama nasıl. Biraz yakından bakmalı bu mütevazı ışıklı dünyaya.

Suffe ehlinin alametifarika olarak sadece yoksullukla tasvir edilmesi sadece bu yönüyle ele alınması hiç de adil değil. Çoğu genç insanlardı ve pekâlâ diğer muhacirler gibi çeşitli işlere koyulup geçimlerini temin edebilirlerdi. Onlar Peygamber’in yakınından bir an olsun ayrılmamakla, vahyi ilk duyup hayata geçirmek istemeleriyle biliniyorlardı. Onlara yapılan yardım da Müslümanların dayanışma, yardımlaşma pratiğiydi.

Tarih nasıl da tekerrür ediyor. Şimdi de ülkelerinde bütün varlıklarını, anılarını bırakarak Türkiye’ye gelenler tıpkı zorlu bir yolculukla keder içinde Mekke’den Medine’ye gelenler gibi. Ensar neredeyse her şeyini paylaştığı halde yine de evsiz kalanlar oldu. Aslında Mekke’de iken de yoksuldu birçoğu. İslam zayıfların yoksulların, kimsesizlerin, sahipsizlerin sesi en çok.

Gelen Suriyeliler içinde hali vakti yerinde olanlar bir şekilde tutundular iş  güç sahibi olup belli bir düzeyde yaşam kurabildiler, ama her şeylerini kaybedenler çok kapsamlı bir yardımlaşma dayanışma, her şeyden önemlisi şefkat ve muhabbete ihtiyaç duyuyorlar.

Suffe ehli inançları uğruna iltica etmişlerdi Medine’ye. Geceleri mescitte ya da hiç kimseyi rahatsız etmeyecekleri bir gölgelikte kalıyorlardı. Hicretin 16. ayında vahiyle kıble değişti. Kudüs tarafında kalan üstü örtülü mescit avlusu boş kaldı. Peygamberimiz burayı yoksul Medinelilerin kalmasını için tahsis etti. Bu yüzden “suffe” dendi “gölgelik” manasına. Ama ne gölgelik. İlmin gölgesinde kardeşâne ihtimamın gölgesinde bir yaşam. Hiçbir şey boşuna değil. Her kelimenin kendine has ağırlığı var. Birçok kaynakta burada açlıktan bayılanlar olacak kadar yoksulluk çekildiği söyleniyor, ama Peygamber’in hali de onlardan ileri değildi. Bütün müminler imtihandaydı. “Bir kişinin yiyeceği iki kişiye, iki kişinin yiyeceği dört kişiye dört kişinin yiyeceği de sekiz kişiye yeter” buyurmuştu O. “İki kişilik yiyeceği olan suffe mensuplarından üçüncü kişiyi, dört kişilik yiyeceği olan da suffe mensuplarından beşinci ve altıncı kişiyi yanında götürsün” gibi sözlerle paylaşmaya teşvik ediyordu insanları.


Mescid’ün-Nebî olarak adlandırılan mescit inşa edilirken hedeflenen yaşamın ve ibadetin iç içe olmasıydı, birbirinden ayrı akan iki nehir gibi uzlaşmaz ve kesişmez alanlar değildi çünkü.

Kızının evine gittiğinde yatağın Ali’yle ikisine yetmeyecek kadar küçük olduğunu evde doğru dürüst bir eşya bulunmadığını görüyordu. O günlerde eline bir miktar para geçince yoksulluktan iyice bunalmış olan Fatıma onlara yardım etmesini, istese müminlerin onlara her şeyi yağdıracaklarını söyledi babasına ki bu çok doğru. Hatta yardımda yarışacaklarını ikisi de biliyordu. Ama umduğu cevap yerine dua ve sabır tavsiyesi geldi çünkü Suffede Müslümanlar açlıktan iki büklüm dururlarken size nasıl olur da bir şey verebilirim, hepsini onlara vereceğim diyordu.

Onlar yoksulluğu belli etmekten kaçınan insanlar. Hiçbir yakınma duyulmazdı ağızlarından. Soluk benizlerinden, eski küçük elbiselerden, zayıf bedenlerinden anlaşılırdı halleri.  

“Sadakalarınızı şu fakirlere verin ki, onlar bütün yetenek ve güçlerini Allah yolunda kullandıklarından,  yeryüzünde rızık aramak için gezip dolaşamazlar. Mahcubiyetlerinden dolayı ihtiyaçlarını belli etmediklerinden, durumlarını bilmeyen onları zengin sanır. Sen onları görünce yüzlerinden tanırsın. Onlar yüzsüzlük ederek, insanlardan istemezler. Onlara ne iyilik yaparsanız, Allah bu yaptıklarınızın hepsini bilir.” (Bakara 273)

Peki, bu kadar yoksulluğa rağmen neden varsıl kimi Müslümanlar bile bu topluluğa katılıp onlarla birlikte yatıp kalkmaya başladılar. Harise b. Nu’man, Hanzele b. Ebî Amir, K’âb b. Malik gibi.

Suffe Peygamberimiz’in evine neredeyse bitişik olduğundan O’nu her an görme bahtiyarlığı, vahyi ilk duyan insanlar olma onuru, ilk pratikleri bizzat temaşa, ilmin en doğrusunu öğrenme önceliği. Doğrudan akademik manada dersler veren Peygamberimiz’in rahle-i tedrisinden geçerek Müslümanlığı insanlığı kaynağından yudumluyorlar. Bundan daha güzel zenginlik ve mazhariyet olmaz. Hayattaki en büyük öncelikleri İslam’ı mükemmel bir biçimde ilim yoluyla idrak edip onu içlerine alıp ahlak ve yaşam tarzı haline dönüştürmekti.

Suffe mensupları zamanla ümmetin kıymetlisi oldu. Öğretmenler tayin edilmiş ve gece gündüz çabalayan eğitim halkaları oluşmuştu. Burası Medine’de kurulan ilk İslam üniversitesidir. “Benim mescidime gelen başka bir şey için değil, hayır için gelir, hayrı öğrenmek ya da öğretmek için” diyordu Rasûlullah (sav). Suffe ehli hayatta karşılığı olmayan bir bilgiye talip olmadı. Buradan dağılanların kimi şehit oldu, kimi bildiklerini öğretmek için emek verdi en önemlisi de bir Müslümanın hayata nasıl bakacağını örneklediler dünyaya.  

Muhammed Hamidullah İslam Peygamber’i kitabında burayı ilk üniversite olarak tarif ediyor.

Mescid’ün-Nebî olarak adlandırılan mescit inşa edilirken hedeflenen yaşamın ve ibadetin iç içe olmasıydı, birbirinden ayrı akan iki nehir gibi uzlaşmaz ve kesişmez alanlar değildi çünkü.

İlim o kadar önemliydi ki, savaşlarda esir düşenler Medine’de 10 Müslüman çocuğuna okuma yazma öğrettiği takdirde hürriyetine kavuşuyordu. Peygamberimiz birinden Kur'ân’ın hızlı tilavetini duyunca uyarır ve ayette geçen her şeyi düşünüp tefekkür ederek tane tane okumalarını söylerdi.

Suffe’de İslam’ın ne olduğun anlamak isteyen yabancılar da bir süre kalıp dönmüşlerdir. İslam’ın temel esaslarını öğrenme yeriydi çünkü. Gölgeliktekilerin birçoğu su taşıyıp odun kesmek gibi birçok işte çalışırlardı zaten. Buradakilere yardım yapmak Medinelilerin şanındandı ve Peygamberimiz de elindeki her şeyi Suffe ahalisi ile bölüşmüştür.

İlk mutasavvıflar da burada yetişip sonra Arap yarımadasının dört bir yanına dağılıp muallimlik yaptılar. Suffe ehlinin ahlakı yüz yıllarca İslam dünyasını etkiledi. Hayatlarını anlatan menkıbeler orada kalanların isimlerinden oluşan uzun listeler yayınlandı.  

Kimler yok ki. Büyük İslam hukukçusu İbn Mesud, halife Ömer’in oğlu Abdullah, Peygamberimiz’in müezzini Bilal Habeşî, Rahip Ebu Amir’in oğlu Hanzele, Ebû Zerr, Selman-ı Farisî, Saad İbni Ebî Vakkas, Ebu Hüreyre ve daha niceleri…


Suffe ehlinin alametifarika olarak sadece yoksullukla tasvir edilmesi sadece bu yönüyle ele alınması hiç de adil değil. Çoğu genç insanlardı ve pekâlâ diğer muhacirler gibi çeşitli işlere koyulup geçimlerini temin edebilirlerdi.

Matematik Astronomi gibi birçok ilim vardı, ama esas olarak hepsini içine alan Kur'ân ilmiyle meşgul olduklarından onlara “Karîa” da deniliyordu. Geceleri namaz kılan, gündüz oruçlu olan insanlar. Dünya hayatı ile ilgili tek kelime konuşmayanlar hiç gülmeyenler ya da gözleri sürekli yaşlı olanlardan söz edilir kayıtlarda. Bu haller bugün bize aşırılık gibi gelse de “benim bildiklerimi bilseydiniz az güler çok ağlardınız” diyen Peygamberimiz’in hakikate  yaklaşımıyla son derece uyumlu.

Zamanla ihtiyacı karşılayamaz olmuş bu kutlu gölgelik. İslam’a katılanların sayısının artmasıyla talep karşılanamaz olunca, Peygamberimiz hayattayken dokuz cami daha inşa edildiğinden, hepsinin de talebelerle dolup taştığından söz ediliyor. Hamidullah öğretmenlere maaş verilmediğini ve öğrencilerden de para alınmadığını yazıyor. Hatta bir öğrencinin gönlünden kopup öğretmenine bir yay hediye etmesi üzerine Peygamberimiz “bu ateşten bir yaydır” buyurmuş. Zaman içinde idari işlerle tayin edilenlere maaş verildiği, bu kişilerin aynı zamanda dini öğretmekle de mükellef oldukları bildiriliyor. Vergi tahsildarı ve hâkim olarak Yemen’e atanan Muaz ibni Cebel dini eğitim vermekle de görevlendirilmiş mesela. Bu arada sahabi kadınlar arasında da 20 kadar hukukçunun adı geçmekte.

Suffe ehlinin menkıbesinin kıymeti ilme olan düşkünlüklerinden geliyor. İlim köleliğin kaldırılması için de önemli bir basamak olarak kullanıldı Peygamberimiz tarafından.  

Buhari’de yer alan bir hadiste şöyle buyuruluyor:

“Kimin bir cariyesi varsa ona bir tahsil, fakat iyi bir tahsil versin ve ona iyi bir eğitim göstersin, sonra onu hür bir kadın olarak evlenebilmesi için azat etsin. Böyle yapan bir insan Allah tarafından iki katıyla mükâfatlandırılacaktır.” Peygamberimiz köleliği, cariyeliği kaldırmak için sonsuz emek vermişken şimdi kadınları köle yapmaya satmaya kalkan zihniyetin dayanaklarının nefis ve şeytandan başka bir şey olmadığı açıktır. 

“Çin’de bile olsa ilim arayınız, zira Müslüman olan herkes için ilim peşinde koşmak vazifedir” diyen Peygamberimiz Yemen’e vali tayin edilen Amr ibn Hazm’a giderken şöyle bir talimat vermişti: “Hakları ve vazifeleri hususunda insanlara tam bir fikir versin. Dinin tanınıp bilinmesi yolunda insanların gelişip kemale ulaşmaları için onların gönüllerini çelmesini bilsin.”

Suffe ehlinin ruhu aramızda hayatiyet bulmalı ki müminler ölü bir hayat sürmesin. Çok şükür ki Süreyya Yüksel gibi birçok insan var ve onlar ölü kalpleri diriltmek için emek veriyorlar. Hakikatin peşinde olan insanlar için güzel bir müjdesi de var Peygamberimiz’in:

“İlim peşinde koşanın yolu üzerine melekler kanatlarını gererler.”

 

Yorumlar

 
Bu yazıya henüz yorum yapılmadı. İlk yorumu siz yapmak için tıklayın.

Yıldız Ramazanoğlu

1958 Ankara doğumlu. Ankara Kız Lisesi’ni ve Hacettepe Üniversitesi Eczacılık Fakültesi’ni bitirdi. Birçok süreli yayında denemeler ve hikâyeler yayınladı.  -KiTAPLARı- Bir Dünyanın Kadınları ( Ekin yay, 1998, İstanbul) Osmanlıdan Cumhuriyete Kadının Tarihi Dönüşümü (editör) (Pınar yay, 2000, İstanbul ) Derin Siyah – Hikâye (Söylem Yay, 2002, Selis yay, 2006, İstanbul) TYB Hikâye Ödülü İkna Odası  - Roman   (Timaş Yay, 2008) İçimden Geçen Şehirler –Deneme (Selis yay, 2005, İstanbul) Kırmızı – Hikâye (Selis yay, 2006, İstanbul) Zilha Günü – Hikâye (Timaş Yay, 2008) Bağdat Fragmanı -Deneme (Timaş yay, 2008) TYB Deneme Ödülü Angelika -Hikâye (Timaş Yay. 2010) Eskader Hikâye Ödülü

devamını oku
 

Sonpeygamber.info'yu Takip Edin