Sonpeygamber.info
Yazarlar
 

Mevlid ve Hafıza

Hz. Peygamber’in ciddi ve yürekli bir ilgiyle her hatırlanışında yeniden doğduğunu düşünürüm bazen. Mevlid, arka planında vahiyle kurulan bir büyük okul üzerine düşünmenin de vesilesi. Dünyaya mucizelerle geldiğine inanmak istiyoruz, apaçık farklı şahsiyetine duyduğumuz sevgi adına; “doğum” başlı başına bir mucize değilmiş gibi: “Annesi doğum sancısı bilmedi. Sünnetli olarak doğdu. Melekler yıkayıp iki omzu arasına risalet mührünü vurdular.” Mevlid toplantılarında dile gelen bu bilgilere kimisi inandı, kimisi uydurma veya yakıştırma olduğunu savundu.  Bir kölenin özgür insan statüsünün ilanı, bir kadının mirastan hak alması kendi dönemi içinde mucize olarak adlandırılmasa bile olağanüstü, devrimci yeniliklerdi.

Mevlid, kültürümüzün gündelik hayatta etkinliğini koruyan önemli bir parçası. Peygamberimiz’in doğumunun sevinci ve bununla yayılan umut, çeşitli programlarda veya sade bir şekilde hayatımızın herhangi bir ayrıntısında yankılanıyor. Böyleyken sinemada ve ekranda Mevlid’in aktarılması veya yorumlanması nadiren “Cumhuriyet ekranı” klişesini aşıyor. Doğumlarda, düğünlerde, hac ziyareti öncesinde okutulmasının yanı sıra vefat merasimlerinde de okutulması, Mevlid’in çeşitli sanatlar alanında hak ettiği ölçüde işlendiği anlamına gelmiyor. Mevlidhanlık, mevlidhan olmaya çalışan gençler, sinema sanatını nadiren ilgilendirmişlerdir.

Belgesel olarak da yeterince araştırılmamış bir alana yönelik bu ilgisizlikte Türk sinemasının yapay ve iktibas gündemlerinin payı büyük. Galiba mütedeyyin gençlerin sinemayla ilgilenmesi, kamerayı tanıması bu alanda bir dönüm noktası anlamına geliyor. Yabancı kılan bir mesafe olmaksızın tutulan kamerayla din ve dinî gelenekle ilgili olguların sinemamızda daha gerçekçi ve nitelikli bir şekilde işleneceği bir döneme girdiğimiz söylenebilir.

Bir filmle dinî bir olguyu aktarmanın zorluğu hep tartışılır. Dinî tecrübenin sözle aktarılması bile hiç kolay değilken sinema yoluyla aktarım incelikli bir çaba istiyor. Murat Pay’ın belgesel-drama çalışması “Maşuk’un Nefesi”, benzeri çalışmalar konusunda iyimser olabileceğimi düşündürdü izlerken.

81 dakika süren belgesel, ilhamını bir sahaf kitabından alıyor. Filmin Bağlarbaşı’ndaki özel gösteriminde yönetmen Murat Pay,  “Maşuk’un Nefesi”ni yapmaya karar vermesinin hikayesini  biz seyircilerle paylaştı. Pay, bir gün eşi Ayşe Pay’la birlikte gittikleri sahafta  Süleyman Çelebi’nin bir liraya satılan Mevlid kitabıyla karşılaşıyor ve hemen satın alıyor. Evde çocuklarına kitaptan parçalar okurken ise Mevlid’in meşk geleneğini sinema diliyle aktarmak geliyor aklına. Neticede bir belgesel tasarlıyor ve bu tasarıyı Semih Kaplanoğlu’na anlatıyor. Kaplanoğlu yapımcı olarak olumlu karşılıyor tasarıyı,  böylelikle birlikte çalışmaya başlıyorlar.

Mevlid geleneğini meşk etmek için bir hoca arayan konservatuar öğrencisi Abdurrahman Düzcan ile bu geleneğin günümüzdeki en başarılı isimlerinden mevlidhan Mustafa Başkan, belgeselin sunmaya çalıştığı iklime çok uygun seçimler. Bunun yanı sıra Pay’ın da belirttiği gibi gerçek kişilerle çekilen film, yönetmen ve ekibi açısından sürprizlere açık, sürekli yeniden ele alınması gereken organik bir akış anlamına geliyor. Sanırım filmi sıkılmadan seyretmemde bu organik akışın katkısı büyük. Mustafa Başkan’ın konuşması sırasında belirttiği gibi, Mevlid’in hep hüzün ve ölümle özdeşleştirilmesine karşın gerçekte doğum ve neşeyi konu ettiğini duyuran ve hatırlatan bir akış bu.

Film akıp giderken aynı tarihlerde Boğaziçi Film Festivali için jüri üyesi olarak izlediğim Sinan Arıkan’ın yönettiği  “Çıraksız Ustalar” isimli bir belgeselin içeriğiyle ilgili çağrışımlara kapılmadan edemedim: En azından çeyrek asır içinde Türkiye’nin pek çok yöresinde el sanatları üretimi yapan atölyeler, muadili olan fabrika ürünlerinin daha ucuz olması gibi bir sebeple ekonomik açıdan iflasa sürüklendi. Bunun yanı sıra bazı ürünler de artık işlevi kalmadığı için giderek folklorik bir sembol düzeyinde talep görmeye başladığından, bu ürünlerin ustaları kendilerini işsiz güçsüz hissetmeye başladılar. Henüz yaşıyorken, eli bildiği zanaat/sanat alanında işliyorken ustaya adeta birdenbire elden ayaktan düşmüş ve modası geçmiş kişi olduğunu hissettiren hızlı sanayileşme, dükkânların kapılarına kepenk vurulması sonucunu doğuruyor.  Zanaatın bir usta kadar çırak da gerektirdiğini düşündürüyor diyaloglar. Artık öğretemez olan usta, yaşanmış ömrünü nasıl da boşa geçmiş gibi duyuyor!  Eğitim-öğretim alanında yaşadığımız açmazlara kendi geleneğimize uygun bir cevap üretmenin okulları sayılacak atölyelerin tek tek kapanması, şimdiki zamana kazandırılamayan bir imkân üzerine hüzün duyuran düşüncelere sevk ediyor.

Bir tutkunun peşinde koşmak nedir, tutkuyu hevesten ayıran hangi niteliklerdir, “Maşuk’un Nefesi”ni izlerken bunu da düşündüm. Ustaya ulaşmak, onu kendini kabul konusunda ikna etmek, bununla da kalmayarak akıp gidecek olan dersler boyunca ustanın rızasını kazanmak gerekiyor. 

Abdurrahman Düzcan, Mevlid meşki konusundaki ısrarında seyirciyi inandırıyor. Rol yaptığını pek az hissettiriyor, yaşadığını bir kez daha yaşıyor ve zaten peşinde olduğu tutkunun içinden sesleniyor.

Bir öykümde şöyle bir cümle vardı: “Israr, ısrar; öykü de başka türlü yazılmıyor ki…” Murat Pay, hevesin değil tutkunun insanı. Akademik çalışmalarıyla hayatın seslerini sahnede ve perdede kaynaştırmanın önemini duyuran yazılarını yıllardır okuyorum. Fakat kuşkusuz sinema, kamerayı ele almakla yapılır. “Maşuk’un Nefesi”, Murat Pay’ın sinemada amaçladığı yol üzerine de bize bir fikir veriyor. Geçmişin mirasının farkında bir şimdiki zamanın sineması bu. Mevlid böyle bir yorumda maziye ait nostaljik bir âdet olmaktan çıkıyor, şimdiki zamanın yorumlama çabasıyla yeni bir mevcudiyet kazanıyor. Bu yeniliğe sebep olan ise öğrenme merakları ve tutkularını belirleyen Peygamber sevgisiyle, rol yapmaları gerekmeksizin sahneye katılan aktörler.  Böylelikle oluşan uzamda Mevlid alışılmış kadrajın dışına çıkıyor; dekadraj üzerine düşündürüyor bizi. Söz konusu ekranların alıştığı bir mevlidhan ve onun hikâyesi değil, oradaki genç adam bize mevlidhanlığı nostaljiyle birlikte sunan veya dini sadece özel alana hasreden telakkinin yerleştirmeye çalıştığının ötesinde bir hikâye anlatıyor. Kendi döneminin estetik temsilini gerçekleştiremeyenlerin nostaljinin tuzağına düşeceğini söylemişti Adorno. Peygamber sevgisi bir nostalji konusu değil; şimdiki zaman içinde hayatımızı/hayat tarzımızı etkileyecek kadar belirgin.

Hz. Peygamber’in ciddi ve yürekli bir ilgiyle her hatırlanışında yeniden doğduğunu düşünürüm bazen. Mevlid, arka planında vahiyle kurulan bir büyük okul üzerine düşünmenin de vesilesi. Dünyaya mucizelerle geldiğine inanmak istiyoruz, apaçık farklı şahsiyetine duyduğumuz sevgi adına; “doğum” başlı başına bir mucize değilmiş gibi: “Annesi doğum sancısı bilmedi. Sünnetli olarak doğdu. Melekler yıkayıp iki omzu arasına risalet mührünü vurdular.” Mevlid toplantılarında dile gelen bu bilgilere kimisi inandı, kimisi uydurma veya yakıştırma olduğunu savundu.  Bir kölenin özgür insan statüsünün ilanı, bir kadının mirastan hak alması kendi dönemi içinde mucize olarak adlandırılmasa bile olağanüstü, devrimci yeniliklerdi. Aradan yüzyıllar geçtikten sonra mesajı, işçi Sa'd b. Muaz (ra)'ın nasır tutmuş elini "Allah'ın sevdiği eller" diye öptüğü için de ölümsüz; Veda Haccı için Mekke'ye giderken yerine görme engelli bir kişiyi vekil olarak bıraktığı için de... Biz bu bilgilerin en azından bir kısmını Mevlid toplantılarında öğrendik. Mevlid toplanmalarına yönelik olarak 1980’lerde dile gelen İslamcı eleştiri zaman içinde bu imkân üzerine yeniden düşünmeye yöneldi, buna ihtiyaç duydu denilebilir. Söz konusu eleştiri, Mevlid’in “bidat ve hurafe” kapsamı içinde değerlendiriyordu. Oysa zaman içinde Mevlid okumalarının bir araya toplanarak anma ve anarken de hatırlama boyutunun değeri fark edildi.

Son yıllarda hatırlama ve unutma kavramları çok fazla irdeleniyor edebi ve bilimsel metinlerde. Unutmaya zorlayan yapılara çok fazla teslim olduğumuz için belki de layıkıyla hatırlamayı başaran bir toplum olmaktan uzaklaşıyoruz. Mevlidhan bu nedenle de toplumsal hafızayı canlı tutma ve güçlendirmenin önemli bir aktörü olarak yeniden öne çıkıyor.  Mustafa Başkan günümüzde meşk sistemini sürdüren en ünlü isimlerden. Başkan gösterimden önceki konuşmasında, “Mevlid yalnız ölülerin arkasından okunur anlayışı bu filmle biraz olsun yıkılmış oldu. Genellikle hüzünle özdeşleştirilen Mevlid aslında doğumu ve neşeyi anlatır” diyerek, Mevlid üzerine düşüncelerini dile getirdi.

Ben filmi izlerken akışı seyircilerin oyuncularla birlikte oluşturduğu duyusuna kapıldım.  İnsanlar Mevlid meşki konusunda ısrarlı genç adamı öğrenme heyecanına katılarak adım adım izlediler. Geri çevrilse de vazgeçmeyeceğini gösteriyor hali tavrı, ama bakalım kabulü nasıl gerçekleşecek?

Çerçeveye alınmış “kutsal” her zaman bir kısıtlanma problemiyle maluldür; Pascal Bonitar Kör Alan ve Dekadrajlar kitabında bu konuda düşündürücü tespitlerde bulunuyor.  Dekadraj (çerçevelemek) zaten bir boğa güreşi terimi ve kılıçla son darbeyi vurmadan önce boğayı hareketsiz bırakmak anlamına geliyor.

Sıkıcı ve yapmacık olmaktan uzak, tekrara düşmüyor, daha önemlisi hayatın seslerine açık, “Maşuk’un Nefesi”. Bir ustanın rehberliğinde Mevlidhan olmaya çalışan genç, çeşitli filmlerde konu edilen örneklerden farklı olarak kendi çağında yaşadığını fark ettiriyor. Film, “Karagöz” üzerine çalışmasıyla bu alanda sağlam bir altyapıya sahip yönetmenin bakışında kutsal olanı donuklaştırma, hayattan yalıtıp dokunulmaz kılma konusundaki yorumları aşan bir akışa dâhil ediyor bizi.

Sıkıcı ve yapmacık olmaktan uzak, tekrara düşmüyor, daha önemlisi hayatın seslerine açık, “Maşuk’un Nefesi”. Bir ustanın rehberliğinde Mevlidhan olmaya çalışan genç, çeşitli filmlerde konu edilen örneklerden farklı olarak kendi çağında yaşadığını fark ettiriyor. Film, “Karagöz” üzerine çalışmasıyla bu alanda sağlam bir altyapıya sahip yönetmenin bakışında kutsal olanı donuklaştırma, hayattan yalıtıp dokunulmaz kılma konusundaki yorumları aşan bir akışa dâhil ediyor bizi. Bir geleneği bağlamından kopuk bir paket şeklinde değil, şehrin ve şehirlinin hafızası kadar gündelik hayatının da dokularına sızmış sebeplerle tanıma üzerine düşündürüyor. Kahramanla birlikte sokaklarda dolaşıyor, bir adres arıyor, zile basıyor ve gelecek cevabı merak ediyoruz. 

Zamanımızın gençleri sabırsız ve kararsız. İyi şeylere layık olduğuna inanıyor çoğu, ama bunun için çaba gösterme konusunda üşengeçliği aşan bir tutkuya, bir inanca nadiren rastlanıyor. “Öğrenme yöntemi” konusunda eğitim sisteminin zaafları gündemimizin önemli bir parçası. Eğitim süreçleri en başından en iyi mesleklere layık olduklarına inandıran ezberlerle bir gelişme, hayatta işe yarayacak beceriler edinme tembelliğine sevk ediyor öğrencileri.

Hafız Mustafa Başkan, önce yeteri kadar âşık mıdır Mevlidhan olmaya çalışan konservatuar son sınıf öğrencisi genç, bunu sınıyor. Hafız Abdurrahman Düzcan, “yaşlı bir genç” ifadesi olmadan da bir geleneğin yolunu yordamını üstlenme sebatını gösteriyor. Eski usulde Mevlid meşki, taze bir nefesle gerçekleşiyor.

Mevlid üzerine yeniden düşünmek Hz. Ömer’in sorusunu da önümüze getiriyor: “Bugün Allah için ne yaptın?” Kulluğun için, ümmetin bir parçası olarak bugün ne yaptın, bugün yapmak istediğin şey için ne kadar emek sarf ettin?

Gerçeği her zaman seçmelerden oluşan yanılsamaya açık bir boyutla izlemekteyiz ekranda veya çerçevelenmiş eserde. Ana akım sinemada seyircinin taleplerine ve hayallerine denk düşen temalara ağırlık verilmesinin anlamını irdeliyordu Pay, “Karagöz”de. Bir bilince evrilmeyen özdeşleşmeden geriye kalan sadece “unutma”dır. Başlıca aktif süreç, unutma! Seyirci kendini perdedeki görüntülere kaptırır, bir özdeşleşme yaşar ve bu arada hatırlaması gerekeni unutur.

Carel Bertram’ın Türk Evini Hayal Etmek’de yaptığı tespitler geliyor aklıma: Türkiye toplumu olarak hatırlamayı unutmaya zorlayan bir amnezi döneminden geçtik. Amnezi: Belirli bir zaman dilimine özgü unutkanlık. 

“Maşuk’un Nefesi”, hatırlamayı unutmaya zorlayan dönemlerin geride kaldığının haberini veren değerli bir yapım. 

 



Murat Pay'la "Maşuk'un Nefesi" hakkında yaptığımız röportaj için fotoğrafa tıklayınız:

 

Yorumlar

 
Bu yazıya henüz yorum yapılmadı. İlk yorumu siz yapmak için tıklayın.

Cihan Aktaş

1960 Refahiye-Erzincan doğumlu. Beşikdüzü Öğretmen Lisesi’ni (1978) ve İstanbul DGSA Mimarlık Yüksek Okulu’nu (1982) bitirdi. Mimar, basın danışmanı, gazeteci ve okutman olarak çalıştı. Roman ve öykü kitapları yanı sıra kadın, kamusallık, sanat ve siyaset etrafında araştırma ve denemelerden oluşan kitaplar yayımladı. 1995’te Türkiye Yazarlar Birliği, 1997’de Gençlik Dergisi tarafından ‘Yılın Hikâyecisi’, 2002’de TYB tarafından yılın romancısı olarak ödüllendirildi. 2009’da “Kusursuz Piknik” isimli hikâye kitabı ESKADER tarafından yılın hikâye kitabı ödülünü kazandı. 2015’de Bursa 15. Edebiyat Günleri Ahmet Hamdi Tanpınar Ödülü’ne layık bulundu. Hâlihazırda www.dunyabulteni.net, www.sonpeygamber.info siteleri ve Gerçek Hayat dergisinde yazıyor.  Eyüp Sinema Akademisi’nde sinema kültürü dersleri veriyor. Kitapları: İnceleme-Araştırma: Hz. Fatıma (1984), Hz. Zeynep (1985), Sömürü Odağında Kadın (1985), Veda Hutbesi (1985, 1992), Sistem İçinde Kadın  (1988), Tanzimat’tan Günümüze Kılık Kıyafet ve İktidar I (1989, 1990, 2006), Tesettür ve Toplum/Başörtülü Öğrencilerin Toplumsal Kökeni (1991, 1993, 1995, 1997), Modernizmin Evsizliği ve Ailenin Gerekliliği (1992), Mahremiyetin Tükenişi (1995), Şark’ın Şiiri-İran Sineması (1998, 2005), Bacı’dan Bayan’a/İslamcı Kadınların Kamusal Alan Tecrübesi (2001, 2003, 2005), Dünün Devrimcileri Bugünün Reformistleri- İran’da Siyasal, Sosyal ve Kültürel Değişim (2004, 2005),  Türban’ın Yeniden İcadı (2006), Bir Hayat Tarzı Eleştirisi İslamcılık (2007), Yakın Yabancı (2008) , Kardeşliğin Dili (2010), İktidar Parantezi: Kadın Dil Kimlik (2011), İslamcılık/Eksik Olan Artık Başka Bir Şey (12014), Şehir Tutulması (2015). Hikâye: Üç İhtilal Çocuğu (1991), Son Büyülü Günler (1995), Acı Çekmiş Yüzünde (1996), Azizenin Son Günü-Azerbaycan Hikâyeleri (1997, 2006), Suya Düşen Dantel (1999), Ağzı Var Dili Yok Şehrazat (2001, 2005), Halama Benzediğim İçin (2003), Duvarsız Odalar (2005), Kusursuz Piknik (2009), Ayak İzlerinde Uğultu (2013), Kızım Olsaydın Bilirdin (2015). Roman: Bana Uzun Mektuplar Yaz (2002, 2003, 2005, 2010), Seni Dinleyen Biri (2007), Sınıra Yakın (2013). 

devamını oku
 

Sonpeygamber.info'yu Takip Edin