Dosyalar
Hz. Peygamber ve Çocuk
 

“Cihat Ruhu Gazze’de Yeniden Yazıldı”

2 Ocak 2024 Salı Sonpeygamber.info / Röportajlar


Filistin topraklarında süregelen İsrail katliamları, 7 Ekim’den itibaren soykırım boyutuna ulaştı. İsrail tarafı, bu süreçteki söylemlerinde sık sık dini referanslar veriyor. Bu referansların tarihsel kökenini, Siyonizm’in doğuşuna etkilerini ve Hristiyan dünyasındaki yansımalarını, dinler tarihi alanında Türkiye’nin önde gelen akademisyenlerinden Prof. Dr. Şinasi Gündüz ile konuştuk.

İsrail Devletinin temelini oluşturan düşüncelerin başında “vadedilmiş topraklar” geliyor. Bu düşüncenin Yahudi inancındaki köklerine dair neler söyleyebilirsiniz?

Yahudi kutsal metninde “Bereşit” denilen, bizim “Yaratılış” dediğimiz metinde İsrailoğullarının seçilmişliğiyle yakından ilişkili olarak, Tanrının, Hazreti İbrahim’e ve onun soyundan gelecek olan bir halka yönelik olarak bir ahdi, bir vaadi var. Tanrı, Hazreti İbrahim’e diyor ki; senin soyundan bir halk getireceğim, onlar benim halkım olacaklar, ben onların tanrısı olacağım, onlara Fırat Irmağından Mısır Irmağına kadar alanı (ki bunu günümüzdeki bazı Yahudiler Nil’den Fırat’a kadar diye yorumluyorlar) vereceğim. Günümüzde bazılarınca “Büyük İsrail” haritaları bundan hareketle şekilde oluşturuluyor.

Vadedilmiş topraklar ya da Erets Muvtuhet  İsrailoğulları etnisitesine yönelik olduğuna inanılan bir vaat. Bu vaat tanrısal ahde bağlılıkla yakından irtibatlı olarak görülüyor. Yahudilik bir ahit dini. Ortodoks Yahudi geleneğinde İsrailoğulları kavramıyla Yahudilik birbiriyle özdeş olarak görülüyor. Bu ahdin muhatabı esas itibarıyla İsrailoğullarıdır. İsrailoğulları, “Tanrı halkı” olarak Tanrıdan başka bir üstün güç edinmeme, puta tapmama ve onun emirlerine riayet etme karşılığında bu vaadin muhatabı oluyor. Bu çerçevede, Yahudi geleneğinde iki önemli kavram Yahudi din anlayışının temelini oluşturuyor.  Bunlar; İsrailoğullarına yönelik “seçilmişlik” ve “kutsal topraklar” yani “Arz-ı mev’ud”dur. Bu ikisi birbiriyle yakından ilişkilidir. Yani seçilmişlikten dolayı, o seçilmişliğe bağlı kalmanın bir karşılığı olarak onlara bu topraklar vaat edilmiştir. Böyle bir inanış var.

Peki bu inanış tarihsel olarak ne kadar doğru?

Doğrusu bizim Yahudi kutsal metnine yönelik yaptığımız araştırmalar etnik kimlik merkezli seçilmişlikle buna dair vadedilen toprak inancının aslında bir mitos olduğunu, geriye doğru bir tarih inşası, bir köken mitosu olduğunu ortaya koyuyor. Çünkü Yahudi geleneği İsrailoğulları tarihinde yaşanan tüm olayları daha sonraki dönemlerde yeniden geriye doğru inşa etme bağlamında bir tarih üretiyor kendi kutsal kitabında. İsrailoğulları etnisitesine dair kutsal bir tarih inşa ediliyor.  Tanrının etnik kimliklerinden hareketle kendilerini seçtiğine ve bu seçilmişlikten hareketle de kendilerine bu toprakları vaat ettiğine yönelik bir gelenek oluşturuluyor. Arz-ı mev’ud olarak belirlenen topraklar, bu dini kimliğe tanrının bahşettiği ya da vadettiği, verdiği, tapuladığı alan olarak gösteriliyor. Dediğim gibi; bu, tarihsel süreçte genelde baskı, sürgün, -Kur’an’ın ifadesiyle- zillet ve meskenet içinde yaşayan bir halkın kendilerini etnik kimlik olarak ön plana çıkarma amacıyla kurguladıkları geriye doğru bir tarih anlatısı.

Biz seçilmişlik kavramını Kur’an’da da görüyoruz. “Siz, insanlar arasında seçilip çıkarılmış bir ümmetsiniz” diye başlayan ayeti kerimede “Çünkü” diyor “İyiliği emreder kötülükten sakındırırsınız, Allah’a iman edersiniz.” Burada dikkat edilirse İslam’ın temel prensipleri vazediliyor. Siz Arap’sınız, Türk’sünüz bundan dolayı seçilmişsiniz denmiyor. Seçilmişlik konusunda Allah’a verilen söze bağlılık, onun sınırlarına riayet vurgulanıyor. Bu bağlamda bir seçilmişlikten bahsediliyor. Kaldı ki Kur’an, yine İsrailoğullarına yönelik “Size olan nimetimi ve sizi hani bir zamanlar alemlere üstün kıldığımı hatırlayın” tarzı ifadelerde de yine o ayetlerin bağlamına baktığımızda yine etnik anlamda bahşedilen bir nimet ve bir üstünlük yok, Allah’a verilen söze bağlılık anlamında bir üstünlük var. Nitekim Allah’a verilen sözden döndüklerinde ya da o söze ihanet ettiklerinde bu defa da cezalandırılıyorlar. Dolayısıyla İslam’daki seçilmişlik ile Yahudilikteki seçilmişlik birbirinden çok farklı. Yahudilik bu etnik kimlik merkezli din anlayışı bağlamında seçilmişliği ve onun bir ürünü olarak arz-ı mev’ud düşüncesini ortaya koyuyor.

Bu vaadin ne zaman ve nasıl gerçekleşeceğine inanıyorlar?

Şimdi İsrailoğulları tarihine baktığımızda -ki bizzat Yahudi kutsal kitabı bir tarih kitabıdır zaten- oradaki tarihsel anlatılarda bile İsrailoğullarının bu bölgedeki iktidarı, egemenliği çok sınırlı olmuştur. Yani o anlatıların tümünü doğru kabul edecek olsak bile Yeşu dönemiyle birlikte (bizim Yuşa dediğimiz Kitab-ı Mukaddes peygamberiyle) Kenan diyarına yerleşmeye başlıyorlar. Sonrasında kaotik bir dönem yaşanıyor, 200 yıl kadar süren ve “hâkimler dönemi” dediğimiz o dönemde hem kendi iç çatışmaları hem dış halklarla olan çeşitli mücadeleleri var. İnanç ve zihin anlamında kaymalar vardır o dönemde. Bu dönemin sonunda “krallar dönemi” dediğimiz bir dönem başlar Saul ile birlikte (Kuran Kerim’in “Talut” dediği figür). Bu dönem Saul’u, Davud’u ve Süleyman’ı içerir ki bu dönemde Kudüs fethedilir. Kudüs o zamana kadar Yebuslular şehridir. Yani öncesinde binlerce yıl farklı bir halkın şehridir Kudüs. Hazreti Davud tarafından fethedilir. Fakat bu süreç M.Ö. 6. yüzyıla geldiğimizde Babilliler tarafından sona erdirilir. Yani hepsini toplasanız kabaca 400-450 yıllık bir egemenlik vardır o yörede. Daha sonraki süreçte, Makkabi iktidarı dönemi gibi çok kısa birkaç dönem haricinde İsrailoğullarının oradaki egemenliği asla söz konusu olmaz. MÖ altıncı yüzyılda Babil iktidarına son veren İranlılar bölgeye egemen olur. İranlıların otoritesi altında Yahudiler Kudüs’e dönerler, orayı tekrar inşa etmeye çalışırlar ve sonra Yunanlılar gelir Büyük İskender’le birlikte. Yunan egemenliği döneminde kısa süre bir “Haşmonayin hanedanı iktidarı” oluşur. Kabaca 100 yıllık bir dönemdir. Ondan sonra yöreye Romalılar egemen olur ki Roma egemenliği İslami döneme kadar devam eder. 638’de, Hazreti Ömer döneminde bu defa o yöre İslam egemenliğine girer. Yani bütün tarihe baktığımız zaman, o yörede İsrailoğullarının -bakın sadece Yahudiler demiyorum, çünkü Hazreti Davud döneminde Hazreti Süleyman döneminde Yahudilik diye bir din bir gelenek yok ama İsrailoğulları var- tüm egemenliği beş-altı yüz yılı geçmez. Ama mesela İslam egemenliği 1917’ye kadar süren kabaca bin iki yüz yıllık bir dönemdir. Bunun sırf dört yüz yılı Osmanlı egemenliğidir. Bu doğrultuda baktığımızda, vaat edilen topraklara yönelik Yahudi kutsal kitabındaki ifadeler, beklentiler, sürgün yaşayan İsrailoğullarının o sürgün döneminin etkisiyle geriye doğru bir tarih okuması, bir tarih inşası bağlamında sokuşturdukları şeylerdir.

Bu “geriye dönük tarih inşası” hâlâ sürüyor mu?

Elbette. Mesela bu son Gazze olayında, Netanyahu ve etrafındakiler Filistinlileri “Amalekler” ile özdeşleştirdiler; bunlar Amaleklerdir, biz Amaleklere karşı savaş veriyoruz dediler. Peki Amalekler kim? İsrailoğullarının tarihsel düşmanları. Ne zaman yaşamışlar bunlar? Bunların soyunu ta Hazreti İshak’a kadar götürüyorlar. Çünkü Amalekler denilen halkın Hazreti İshak’ın büyük oğlu Esav’ın soyundan geldiğine inanılıyor. Esav kim? İsrail’in -ya da Yakub’un- düşmanı. Aslında Yakup’la ikiz kabul ediliyor Esav, Yakup’a düşman bir figür olarak tanımlanıyor ve Amaleklerin onun soyundan geldiği kabul ediliyor. Ve bunlar, İsrailoğulları Kenan diyarına yerleşirken, Hazreti Musa sonrası Yeşu döneminde, İsrailoğullarına saldıran, onları katleden, kadınlarını ve çocuklarını kaçıran vahşi bir halk olarak gösteriliyor. Bundan dolayı da Samuel kitabında Tanrı, Yeşu’ya diyor ki “Onlara saldır! Kadın, erkek, yaşlı, genç, çoluk çocuk hatta at, eşek, deve, köpek, canlı namına ne varsa, onlara ait olan her şeyi yok et.” Yeşu da öyle yapıyor. Netanyahu burada, Filistinlileri onlarla özdeşleştirip adeta “şeytanlaştırarak” işlediği suça, katliama, soykırıma dini bir meşruiyet kazandırmaya çalışıyor, teo-politik yapıyor. Yani şu andaki politikasının dini açıdan meşruiyetini, meşruiyet zeminini inşa ediyor. Ama bu sadece bugüne özgü bir tavır değil. Tarih boyunca Yahudilerin genelde böyle yaptıkları dikkati çekiyor. Kutsal kitaplarındaki Amalekler anlatısı bile aslında kendilerine düşman olarak gördükleri bir halka yönelik kurmaca bir tarihtir.

Bunu yapmalarındaki temel amaç neydi?

Kendi düşmanlarını, yani tarihsel düşman olarak tanımladıkları halkları şeytanlaştırmak ve kendilerine lehine bir mağduriyet söylemine arka plan oluşturmak. Yani bir mağduriyet senaryosu oluşturuyorlar tabiri caizse ve yaptıkları tüm eylemleri bunun üzerinden haklı göstermeye çalışıyorlar. Basit bir örnek vereceğim: Mesela bazen gündelik kavgalarda buna benzer durumlar dikkati çeker. Şöyle ki; kavganın ikinci dakikasında taraflarca hemen sülaleler işin içine karıştırılır ve “senin deden zaten böyleydi, benimki böyleydi, senin baban şöyleydi” falan gibi sataşmalar başlar. Bunların yaptığı da buna benziyor. Çünkü İsrailoğulları tarihi gerçekten çok kaotiktir. İç çatışmalar, inanç ve düşünce anlamında savrulmalar, sapkınlıklar, yabancı istilalar, sürgünler… Bunlarla gerçekten iç içe olan bir tarih. Ve bu psikoloji içerisinde kendi tarihlerini tekrar tekrar yazıp geriye doğru bir tarih inşa ettiler. Bu tarih inşasında kendilerine yönelik bir seçilmişlik ve üstünlük düşmanlarına yönelik ise kötülük ve vahşilik kurgusu oluşturuldu. Arzı mev’ud ya da kendilerine yönelik vadedilen topraklar anlatısı da buna dahil… Tabii bu sabahtan akşama oturup yazılan bir metin değil, en az 500 yıllık bir zamanın ürünü ve peyderpey yazıya geçiriliyor. Hatta yazıya geçirirken bazen bir olayın farklı farklı anlatıları karşımıza çıkıyor. Bundan dolayı da baştan sona bir tarih anlatısı görünümündeki Yahudi kutsal metninde yer yer çelişkiler, karşıtlıklar, tenakuzlar dikkati çeker.

Tarihe baktığımızda, Yahudiler başkalarını şeytanlaştırırken, Hristiyanların da Yahudileri şeytanlaştırdığını görüyoruz. Bunun sebeplerini açıklayabilir misiniz?

Bugün Filistin’de yaşanan zulüm ve katliam karşısında Yahudi ve Hıristiyan Siyonistlerin sıkı işbirliğini ve aralarındaki yardımlaşmayı dikkate aldığımızda şimdi bu birçoğuna ironik geliyor. Ancak tarihe baktığımızda, Yahudilere en büyük zulmü Hıristiyanların yaptığını görüyoruz. Dördüncü yüzyılın sonlarına doğru Hıristiyanlık Roma’nın resmi dini ilan edildikten sonra Yahudiler de Hıristiyan olmayan diğer unsurlar gibi baskıya, takibata uğruyor. Zamanla giderek artıyor bu baskı, Yahudilere İsa Mesih’in katilleri gözüyle bakılıyor. Hatta meşhur bir “kan iftirası” vardır Ortaçağ’da, çok yaygındır Avrupa’da, hiç aslı astarı olmayan bir şeyle yaftalıyorlar Yahudileri. Hamursuz Bayramı’nda Hıristiyan bebekleri kaçırıp onların kanlarıyla bir ritüel yaptıkları, ekmek yaptıkları şeklinde iftiralar atılıyor ve bu çok ciddi anlamda Yahudi katliamlarına yol açıyor. Avrupa’dan mesela 13. yüzyılda, 15. yüzyılda kitleler halinde Yahudi göçü vardır. Endülüs yıkıldığında orada sadece Müslümanlar katliama uğramıyor örneğin, Yahudiler de aynı şekilde katliama uğruyor ve Osmanlı topraklarına sığınıyorlar. Çünkü bizde bir Yahudi düşmanlığı yoktu, tarihte de olmamış gerçekten de... Mesela Peygamber Efendimiz’in Medine’de Yahudi kabilelere karşı ortaya koyduğu tavra bakalım. Efendimiz (sav) iki kabileyi sürüyor, bir kabilede de savaş hukukunu uyguluyor. Ama bunu Yahudi oldukları için yapmıyor, ihanet ettikleri için yapıyor. Bakın bu çok önemli, ihanet ettikleri için. Çünkü neticede İslam, Hıristiyanlığa olduğu gibi Yahudiliğe de ehli kitap muamelesi yapıyor, bunlar ehli kitaptır diyor. Zimmet anlaşmasıyla onların inançlarını, yaşam haklarını her türlü kutsal değerlerini koruma altına alıyor. Öte yandan, 16. yüzyıl başında Martin Luther, “Yahudiler ve Yalanlarına Dair” başlıklı bir kitap yazıyor. Çok ilginç bir kitaptır o, tam anlamıyla antisemitizmin temelini oluşturur. Kitabın içerisinde Yahudilerle ilgili o kadar çok şeyler var ki… İşte bunlar suları zehirlerler, şunu yaparlar, bunu yaparlar, envai çeşit suçlama… Hıristiyan halk Yahudilere karşı kışkırtılıyor, Yahudi mabetleri, mekanları aleyhine kışkırtmalar gırla gidiyor.

Peki Hristiyan düşüncesi böylesi bir düşmanlıktan İsrail destekçiliğine nasıl evrildi?

17. ve 18. yüzyıldan itibaren, belirli Protestan çevrelerde kutsal metin ve metnin literal anlamı, zahiri anlamı merkezli bir din anlayışına ağırlık verildi. Çünkü Protestanlığın temel sloganlardan biri “Sola scriptura”dır. Yani dinin anlaşılmasında yalnızca kutsal metne bakacaksınız, onu da literal anlamda okuyacaksınız. Zahiri anlam önemli, metaforlar ya da batıni anlam değil. Bu çerçevede kutsal metinlerini örneğin Eski Ahit adını verdikleri Yahudi mirası olan kısmı okuduklarında diyorlar ki demek Tanrı bizzat bunları seçti, bu toprakları da bunlara verdi. Yeni Ahit’i okuduklarında ise örneğin Vahiy kitabında İsa’nın ikinci defa yeryüzüne gelişi öncesi Yahudilerin başrolü oynayacakları birçok apokaliptik beklenti ile karşılaşıyorlar. Öyle ki bu metinde, İsa yeryüzüne gelmeden önce birtakım olaylar beklentiler halinde anlatılır. Önce Yahudiler kutsal topraklara dönecekler, birincisi bu. İkincisi, orada egemen olacaklar. Üçüncüsü, Kudüs’ü ele geçirecekler ve orada mabedi inşa edecekler. Bunun üzerine yöredeki halklar onlara saldıracak, öyle bir savaş çıkacak ki oluk oluk kan akacak. Bu esnada Yahudilerin büyük çoğunluğu Hıristiyan olacak ve bu savaş Armageddon’a, yani iyi ile kötünün savaşına evrilecek, kötüler yok olacaklar. Sonra İsa gökten inerek olaylara müdahale edecek, ölüleri diriltecek, herkesi yargılayacak, kötüler yok olacaklar ve yeryüzünde Tanrı Krallığı inşa edilecek ve bin yıllık cennet dönemi başlayacak. Bunun sonunda da İsa ve ona inananlar cennete yükselecek. O dönemde bunu okuyan bazı Hristiyanlar diyor ki o zaman İsa’nın yeryüzüne gelişi öncesi bu olayların olması gerekiyor, bizim dünyayı buna hazırlamamız lazım. Bu çerçevede, yanılmıyorsam 1818’de John Adams diyor ki, “Yahudiler Yudea bölgesinde bağımsız bir ulus olmalılar.” Henüz Siyonizm kavramı yok. Yanlış hatırlamıyorsam 1841’de İngiltere’de bir mecmuada ya da bir haftalık gazetede bir sayfa ilan veriyor bu çevreler. İlanın başlığı şu: “Yahudilerin Filistin’e yerleştirilmeleri konusunda Protestan monarşilere memorandum.” 19. yüzyılın sonlarına geldiğimizde, Birinci Siyonist Kongre toplandığında, o kongrenin katılımcıları sadece Yahudilerden oluşmuyor, Henry Dunant gibi Hristiyanlar da var. Biz bunlara “Hristiyan Siyonistler” diyoruz. Bu Hıristiyan çevreler Yahudilere inandığından değil, Yahudileri etnik bir kimlik olarak ya da dini bir kimlik olarak haklı gördüklerinden de değil, gelecek beklentilerinde Tanrının bunlara özel bir rol verdiği inancından dolayı, onların vadedilmiş topraklara yerleşmeleri ve beklenen olayların gerçekleşmesi gerektiğinden dolayı bunlara destek veriyor.

Ve böylece Siyonizm’i kurumsal hale getirmiş oluyorlar…

Bunun adını koyuyorlar tabiri caizse. Çünkü Siyonizm dediğimiz şey dini bir akım olarak ortaya çıkmıyor. Az önce bahsettiğim hadise, Hıristiyanlığın Protestan geleneği içerisinde dini bir tasavvur olarak karşımıza çıkıyor. Ama Yahudilik geleneğinde, mesela Theodor Herzl ve etrafındakiler Siyonizm’i dini bir çerçevede tanımlamıyorlar. O dönemde Avrupa’da bir ulus devlet furyası var, bir milliyetçilik, hümanizm dalgası var ve bu furya, zamanın şartlarından da etkilenerek Yahudilere bir vatan oluşturma, bir devlet oluşturma fikriyle kurguluyor Siyonizm’i ki bunun da arkasında Avrupa’daki Yahudi sorununun çözümü var aslında. Theodor Herzl’in “Yahudi Devleti” kitabından önce yazdığı bir makalenin başlığıdır bu: “Yahudi Sorununa Bir Çözüm”. Çünkü o dönemde Avrupa’da bir Yahudi meselesi var. Hristiyanlık henüz yokken Avrupa’da Yahudiler vardı, hep toplum içinde yaşıyorlardı. Bunlar Hıristiyanlığın Roma’da egemen din olması sonrasında ve Avrupa’daki Hıristiyan krallıklar döneminde de asimile olmamışlar, hep gettolarda yaşamışlar. Kenarda köşede kalmışlar ama ekonomik anlamda da kültürel anlamda da hep bir güç oluşturmuşlar. Hıristiyanlar ise her türlü kötülükle Yahudileri özdeşleştirmiş. Ekonomi kötüye mi gidiyor? Sebebi Yahudiler. Siyasal kargaşa mı çıktı? Sebebi Yahudiler. Dolayısıyla Thedor Herzl aslında Siyonizm ve Filistin’de Yahudiler için bir ulus-devlet fikriyle o soruna çözüm bulmaya çalışıyor. Ama zamanla Siyonizm dini bir harekete dönüşüyor. Bu da birdenbire olmuyor, özellikle İkinci Dünya Savaşı öncesi Avrupa’da yaşanan Yahudi soykırımı Siyonizm’i seküler bir hareket olmaktan çıkarıp tamamen dini argümanlarla bezenmiş bir ideolojiye dönüştürüyor.

Hristiyan dünyanın İsrail’e koşulsuz desteğinin arkasında yalnızca bahsettiğiniz dini inanç mı var?

Hayır, başka birçok şey daha var. Mesela İsrail kurulurken, İngiltere 1917’deki Balfour Deklarasyonu’yla Siyonist projeye destek verirken sadece dini amaçla destek vermiyor. Din belki bir neden ama onun dışında bir sürü siyasi hesap var. Askeri, siyasi, ekonomik nedenler var. Özellikle İngiltere’nin büyük planları var; Birinci Dünya Savaşı öncesinde su yollarını, doğal kaynakları, petrolü kontrol etmek istiyor. Dahası, Birinci Dünya Savaşı şartlarında “hasta adam” ilan ettikleri Osmanlı’nın topraklarını paylaşacaklar, kukla devletler oluşturacaklar orada kendilerine bağlı. Bunların sürekli zapturapt altına alınması, kontrol edilmesi gerekiyor. Bugünkü desteğin arkasında da benzer niyetler var. İşgalci İsrail aslında Batı’nın çıkarlarını temsil ediyor ve zaten kendi başına bir güç değil. İsrail demek ABD demek, İngiltere demek, Fransa demek, Batı çıkarları demek. İsrail bundan dolayı fevri şekilde hareket ediyor çünkü biliyor ki mevcut küresel düzen, Batı çıkarlarına dayalı bir dünya düzeni. Dolayısıyla siyasal nedenler de çok güçlü ama dini argümanları bir kenara bırakmamak lazım. Bakın, 7 Ekim’den birkaç gün sonra, ABD senatosunda etkili bir isim olan Lindsey Graham şu ifadeyi kullandı: “Bu bir din savaşı. Ve bu din savaşında biz İsrail’in yanındayız.” Bunu diyen kişi Yahudi mi? Değil. Evanjelist bir Hristiyan, bir Hristiyan Siyonist. Şu anda ABD ve İngiltere gibi küresel hegemonik güçlerin iktidar yapılanmalarında azımsanmayacak oranda etkileri var bunların. Yine bu son olaylarda dikkatimi çeken başka bir şey var: ABD genelinde kamuoyu yoklamaları yapıyorlar, hem Cumhuriyetçi Parti’ye hem Demokrat Parti’ye oy verenler üzerinde, yanlış hatırlamıyorsam %60-65 arası halk diyor ki hemen ateşkes olsun. Bir de Senato ve Temsilciler Meclisi’nde yoklama yapılıyor, ateşkes de değil, “insani ara”ya destek verenler çok azınlıkta, yaklaşık yüzde yirmide kalıyor. Ve bu bize şu soruyu sorduruyor: ABD’yi kim yönetiyor gerçekten? Halk mı yoksa Temsilciler Meclisi’ne ve Senato’ya da hâkim olan küresel Siyonist bir akıl mı?

İsrail’in işgal politikaları yaklaşık 80 yıldır devam ediyor, tarihin akışına baktığımızda epey uzun bir süreç denilebilir. Bu sizce böyle mi planlanmıştı yoksa Filistinlilerin direnişi sayesinde mi bugüne kadar başarıya ulaşmadı?

Olayların tarihsel seyrini doğru okumak lazım. 1948’de bir oldu bitti ile, İkinci Dünya Savaşı’nın galiplerinin inisiyatifiyle İsrail bir devlet olarak tanındığında bölgedeki Arap ülkelerinin hemen hiçbiri bunu kabul etmedi. Bu kabul etmeme durumu bir sürü çatışmaya neden oldu, farklı dönemlerde birçok savaş yaşandı. Birinci Dünya Savaşı sonrası imzalanan Sykes-Picot anlaşmasıyla Ürdün, Suriye, Lübnan gibi ülkeler oluşturulurdu. Yani bir tarafta Frankofon dünyanın egemen olduğu bir yapı, diğer tarafta İngiliz egemenliğinde bir yapı. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonraki dönemde de Sovyetler etkisinde olan bir yapı ile Batı ittifakı etkisindeki yapı. Yani 1967 savaşında, 1973 savaşında bir tarafta İngiltere, ABD, Fransa filan varken diğer tarafta Sovyetler vardı. Siyaset bilimci değilim ama kendi tarih okumalarım, tarihteki gelişmelerin her zaman önceden planlanan ve böyle adım adım, tıkır tıkır giden bir süreç olarak gelişmediğini gösteriyor. Öte yandan bir realite var: Filistin peyderpey adım adım işgal edildi. Bugün Gazze’nin, Batı Şeria’nın insansızlaştırılmaya çalışılması birçok farklı etkinin uzantısı olarak karşımızda. Uzun süre, en azından 1990’lara kadar, çift kutuplu bir batı dünyası vardı. Bunların arasındaki mücadeleler biraz o süreci şekillendirdi ama 90’lardan sonra artık tamamen tek kutuplu bir dünyaya dönüştük. Şu anda tüm dünyanın patronu ABD ve onun arkasında yer alan İngiltere, Fransa gibi ülkeler. “Biz ne dersek o olur” diyorlar ve buna Çin de dâhil kimse hayır diyemiyor kendi ulusal çıkarlarıyla çatışmadıkça.

Bugün Gazze’de yaşananlar, Batı halkları arasında şimdiye kadar görülmemiş çapta tepkiyle karşılanıyor, ciddi bir Filistin bilincinin oluştuğu görülüyor. Bu süreci nasıl yorumluyorsunuz? Bu tepkiler gelecekte bir fark yaratabilir mi?

Yarattı zaten, kesinlikle yarattı. Bu süreç nereye evrilir, sonucu ne olur bilemeyiz ama yaşananlar şunu ortaya koydu: Birincisi, Batılı ülkelerin insan hakları, hak, hukuk, ifade özgürlüğü, yaşam özgürlüğü gibi söylemlerinin ne kadar içi boş, ikircikli ve iki yüzlü olduğu ortaya çıktı. Ukrayna-Rusya savaşına verilen tepkilerle Gazze katliamlarına verilen tepkileri yan yana koyduğunuzda bu ikiyüzlülüğü görüyorsunuz. Bu bizim için zaten çok açıktı ama Batı halkları da gördü şimdi. Emin olun, ciltlerce kitap yazsaydık bunu bu kadar net anlatamazdık. Bu müthiş bir kazanım. İkincisi, İslamofobi Batı’da yıllarca stratejik bir propaganda malzemesi olarak temellendirmeye çalışıldı. Medyatik kampanyalarla, akademisiyle politikacısıyla bir İslam korkusu ve kaygısı, Müslüman korkusu ve kaygısı pompaladılar. Bugün geldiğimiz noktada, Gazze’de katledilen halkın gösterdiği tevekkül, direnç ruhu, hatta ortaya koydukları ahlak büyük önem arz ediyor. Hamas’ın esirlere gösterdiği o etik davranış bile birçok insanı en azından buradaki direnişin arkasındaki ruh ne, bu ahlakın arkasındaki ya da bu tevekkülün arkasındaki motive edici şey ne diye merak edip araştırmaya sevk etti. İslamofobi’nin oluşturduğu olumsuz yargılar bir ölçüde yıkıldı, en azından bir kısım insanların İslam’la buluşmasına vesile oldu. Bu bence önemli bir sonuç. Bir başka önemli olan şey de şu: Kim ne derse desin, bir mitosu yıktı bu hadise. İsrail’in inşasında bir yenilmezlik mitosu oluşturulmuştu. Kimsenin bileğini bükemediği, her şeyden haberdar, her şeyi önceden bilen ve engelleyen bir İsrail anlayışı hâkimdi. Hamas bir şekilde bu mitosu yıktı, tarumar etti. Şu anda bile hâlâ ediyor. İsrail kendi kayıplarını alabildiğine gizlemeye çalışıyor ama mızrak çuvala sığmıyor. Bu da bize şunu gösterdi; direnç, direnme ruhu, cihat ruhu aslında yeniden yazıldı.

“Yeniden yazıldı” ifadesiyle kastınız nedir?

Cihat, özellikle Suriye’deki IŞİD hadisesinden sonra şeytanlaştırılan bir kavram haline gelmişti zihinlerde... Sadece Batı dünyasında değil, bizde de aman cihat kavramını kullanmayalım, aman bunu dillendirmeyelim diye bir yaklaşım oluşmaya başlamıştı. Niye? Çünkü cihat deyince kafa kesen, insanları diri diri yakan insanlar akla geliyordu. Ama biz Gazze’de görüyoruz şimdi cihat ruhunu. Zulme karşı direnmeyi, malıyla, canıyla, her şeyini ortaya koyarak onurlu bir şekilde direnmeyi görüyoruz. Biz cihadı yeniden anlamaya başladık. Bu öyle büyük bir getiri ki bizi kendimizle yüzleştirirdi. Ve bu yüzleşme sonucunda, Gazze’deki soykırım ve etnik temizlik karşısında şunu gördük ki -maalesef diyeceğim- “Müslüman dünya” diye bir dünya yokmuş meğerse. Meğer adalet, zulme karşı koyma, insanın canını, malını, ırzını, dinini kutsal sayan ve bunların korunması için mücadele eden bir İslam dünyası yokmuş. Bunu nasıl gördük? Mesela İslam İş Birliği Teşkilatı, mesela Arap Birliği, kıytırıktan kınamalardan öteye geçemediler. Oysa Arap Birliği’nin kuruluş nedeni Filistin davasıydı. İçinde bulunduğumuz coğrafyanın, bu coğrafyanın iktidarlarının küresel Siyonistlere göbekten bağlı olduğunu gördük. Bu az bir kazanım mı? Bence değil. Buna benzer birçok kazanım var. Geleceği Allah bilir, biz bilemeyiz ama emin olduğum bir şey var: Her birimiz imtihan oluyoruz. Yani Allah bizi imtihan ediyor burada. Dolayısıyla, birey olarak, toplum olarak sorumluluğumuzun farkında değilsek, yapmamız gereken şeyleri yapmıyorsak, eğer bir şeyler elimizden geliyor ve yapmıyorsak Allah bunun hesabını bizden soracak. Bunu kesinlikle biliyorum.