Sonpeygamber.info
Yazarlar
 

Ve "Can Pazarı" Kuruluyor Canan Şehrinde

Kâr zarar hesabından geçene, dükkânını yağmalatmak yakışır elbette. Dert şarabını içen, dermanı yağma olsa da dertlenmez ki. Ballar balını bulan, kovanını yağmalatır seve seve… Tebessümünün mütevekkil kıvrımında demliyor asıl sevinci Elçi:
“Haydi, sevinin bu alışverişe. Haydi, sevinin...”

Yalnızlığın kalbinde çoğalıyor Söz. Tenhaların yanağında demleniyor acılı nefesler. Ayrılığın közünde pişiyor sessiz çığlıklar. Gölgeli kederlerin dudakları arasından sızıyor ümit heceleri. Kesik bir güvercin gibi çırpındıkça yırtılıyor karanlığın çeperleri. Uçurum kenarı yalnızlığında açıyor çiçeklerin en güzeli. Hicranlı sürgünlerin avuçlarında tazeleniyor vuslat neşesi. Soğuk gecelerin yakasında ışıldıyor aydınlık sabahların fecri.  Güz sıkıntısında ninnileniyor cennet kokulu baharların tohumları.

Mekke'nin kuytularında secde ediyor Elçi’nin garip dostları. Dar patikalarda, gizli sokak başlarında, tenha duvar diplerinde gizlice ümitleniyorlar. Şehrin uzak yamaçlarında insanlığa ebediyet yolunu açıyorlar. Hepsi fakir. Çoğu köle ve cariye. Sonsuz ümidin ağırlığını itirazsız taşıyorlar omuzlarında. Ezile ezile gül seriyorlar sonradan gelenlerin yoluna.

Onlardan biri Sümeyye. Ebedî mührün adı olmak üzere. Doyumsuz şerbeti sunmak için seçiliyor Sümeyye’nin can kâsesi. Olacaklardan habersiz. Köle Yasir de öyle. İnsanlığı şehvetin köleliğinden azad edecek zincirleri çözmeye yazılmış adı. Adının yazıldığı sayfayı henüz görmedi.

Sümeyye, Mahzumoğullarından Muğire oğlu Ebu Huzeyfe’nin cariyesi. Hizmetiyle, nezaketiyle, iffetiyle kendini sevdirmiş. Yasir ise Yemen’den Mekke’ye göçmüş, Ebu Huzeyfe’ye sığınmış bir genç. Ebu Huzeyfe Sümeyye’yi Yasir ile evlendirir. Çocukları Ammâr doğunca Yâsir’i azad eder.

Sümeyye ve Yasir, vahyin Mekke topraklarını serin bir yağmur gibi yıkadığı günlerde, birlikte nefesleniyorlar göklü Söz’ün müjdesini. Ümit pınarına beraberce baş koyuyorlar. Zayıf ve fukara oldukları için ilk düşmanı onlar kazanıyor. Akıl almaz işkencelere maruz kalıyorlar. Kendilerini koruyacak kimseleri yok; garipliği ve yalnızlığı, acizliği ve tükenmişliği hücre hücre tadıyorlar. Canlar yakan öğle vakitlerinde, kızgın kumlar üzerinde develere bağlanarak sürükleniyorlar. Alev alev yanan kor parçası kayalarla vücutları dağlanıyor. Fakat onlar “Lâ ilâhe illâllah” haberini parçalamamak adına, bedenlerinin parçalanmasına razı oluyorlar.

Adımlarını hızlandırıyor Elçi. Çöle yöneliyor. Acılı sabrın kalbine doğru eğiliyor. Sümeyye ve Yasir’e işkence edilen yere yürüyor. Uzaktan Allah’ın Elçisi’nin geldiğini görünce acılarını unutuyorlar. O’nu karşılamak istercesine gözlerini O’ndan ayırmıyorlar. Ümidin göğü olmuş gözlerinde teselli arıyorlar. Mütebessim dudaklarından dökülecek serin heceleri içmeye hazırlanıyorlar. İşkenceyi unutup O’nu görmenin sevinciyle ferahlıyorlar. Yanlarına yakınlaşınca, Rahmet Elçisi fısıldıyor:

“Sabredin ey Yasir âilesi! Sabredin ey Yâsir âilesi! Sizi cennetle müjdelerim.”

“Cennet ucuz değil” demek ki… İnsanlığa cennet kokulu baharlar vaad eden göklü Söz’ün bedeli savunmasız tenlerine kazınıyor Sümeyye ve Yasir’in. Günler günleri kovalıyor. Eksilmiyor işkence. Çoğalıyor. Çoğaldıkça cennetin kapılarına yaklaşıyor Yasir ailesi. Bir ara, acılara katlanamaz olmanın mahcubiyetiyle ama onurlu bir teslimiyet içinde soruyor Yasir. Şefkat Peygamberi’ni üzmekten korka korka dökülüyor heceler. Yüzündeki kederi tebessümle perdelemeye çalışıyor:

Yâ Resûlallah, vakit hep böyle mi geçecek?”

Şefkat Elçisi’nin Hacer’den emanet “ana yüreği” sızlıyor. Safa-Merve arası o ateşli telaşın rüzgârı yokluyor kalbini. Gariplere yapılan işkenceyi kendine yapılmış gibi hissediyor. Ne var ki hakikat şahitler istiyor kendine. Can pazarındaki kıymet arıyor kendine. Beşer kefesini hafifletiyor vahiy kefesi. Cevabı ötelere işaret ediyor:

“Allah’ım, Yâsir ailesine rahmet ve mağfiretini ihsan et!”

Duanın avuçlarında koyuyor iki dostunun adını. Ötesi yok. Elinden bir şey gelmiyor. Terazi ağıyor sonunda. “Şehadet” sayfası açılıyor Mekke’de. Yasir, insanlığa sonsuz nefesler bahşeden vahyin hatırına son nefesini verdi. İlk şehit, şahitliğini tarihin alnına Yasir diye yazdırıyor. Ebedi yaşama ümidinin adı olacak Yasir yüzyıllarca. Bazen Yasir, bazen Yaser; bazen özellikle de Anadolu’da “Yaşar” olarak. Çok geçmeden Sümeyye de şahitliğini canıyla mühürlüyor: İlk kadın şehit… Ölmüyor asla. Ölü değil Sümeyye. Ölüler arasında anılmasını istemiyor Yasir ve Sümeyye’nin adının âlemlerin Rabbi, canların Mâliki. “Diridir onlar; siz [o diriliği] bilemezsiniz!” (Bakara, 154) Bilemeyeceğimiz kadar diri Sümeyye. Bildiğimiz dirilikten de diri. Hayatın yukarısında bir hayatın adı Sümeyye. Bundan böyle doğacak Sümeyye’lerin dirilik sebebi. Ümit çağrısı olacak yeni doğan kız çocuklarına. Gözlerini dünyaya açan her masumun eşsiz fethine yüzbinlerce “Sümeyye” çağrısı eşlik edecek. Asil bir zafer çığlığı olacak “Sümeyye” sesi. Uzadıkça uzayacak Sümeyye’nin nefesi. Diriltecek ölü canları. Kızlarını “Sümeyye” diye çağıran annelere babalara hayat bahşedecek Sümeyye’nin canı. Canlara can Sümeyye. Dirilere dirlik olacak.

Adımlarını hızlandırıyor Elçi. Çöle yöneliyor. Acılı sabrın kalbine doğru eğiliyor. Sümeyye ve Yasir’e işkence edilen yere yürüyor. Uzaktan Allah’ın Elçisi’nin geldiğini görünce acılarını unutuyorlar. O’nu karşılamak istercesine gözlerini O’ndan ayırmıyorlar. Ümidin göğü olmuş gözlerinde teselli arıyorlar. Mütebessim dudaklarından dökülecek serin heceleri içmeye hazırlanıyorlar. İşkenceyi unutup O’nu görmenin sevinciyle ferahlıyorlar. Yanlarına yakınlaşınca, Rahmet Elçisi fısıldıyor:
“Sabredin ey Yasir âilesi! Sabredin ey Yâsir âilesi! Sizi cennetle müjdelerim.”

Ve Habeşli Bilâl.

Zeytin karası teniyle, apak bir direnişi bayraklaştırıyor. Bilal, “Allah Bir!” dedikçe, zaten parçalanmış kalpleri iyice dağılıyor müşriklerin. Güce yasladıkları hesapları, Söz’ün inceliği karşısında iflas ediyor. Ne kızgın güneşin acısı ne dev taşların baskısı, “Ehad” kelimesinin ucundan zerre toz koparabiliyor. Mağlup oluyor kuvvetliler; zayıfların yanındaki Söz, vaktin çatlaklarından ince ince filizleniyor. Hayat vaad eden Söz’e karşı koyamıyor taş katılığındaki kalplerin direnci.

Dostları işkenceler içinde inlerken Allah'ın Elçisi, tevekkül sınamasında. Sabrın alın terine yatırıyor başını. Hak adına direnişini bayrağını dikiyor vaktin burçlarına. Sessiz ilticalarda… Rabb-i Rahim'inin gördüğünü göre göre yürüyor koyu karanlığın üzerine. Rabb-i Rahim'inin bildiğini bile bile meydan okuyor sağır cahiliye âdetlerine.

Kendine körleşen insanı, kendini görmeye çağırıyor her hecede. Vahyin kar beyaz teninde, kurtuluş çığ/lık/ları büyüyor. Dünyanın karasına vahyin aklı/ğı/nı düşürüyor. Kar tanesi nezaketinde iniyor şehre. Sözü önceliyor. İnceliyor Söz'ün eleğinde.

Uğrunda fani canlar verilecek ebedi canlar bahşediyor Söz. Canlara değer katıyor göklü Söz. Başları secde yakınlığıyla sonsuzluğun başköşesine koyuyor. Gövdeleri kıyamete karşı aşılıyor; dik tutuyor insanı vaktin rüzgârına karşı. Teselli buluyor Elçi Söz’de, teselli oluyor. Can kırıklarıyla döşeli yürüdüğü yol, biliyor. Canımızı almaya değer gören varsa bu fenada, kârdayız, ebedi kârdayız, görüyor. Müşteridir Allah müminlerin canlarına…” (Tevbe, 111) Ama “sadece müminlerin canlarına…” Başka canları satın almaya değer görmüyor Allah. Âh! Ne mutlu müşterisi Allah olanlar!

Kâr zarar hesabından geçene, dükkânını yağmalatmak yakışır elbette. Dert şarabını içen, dermanı yağma olsa da dertlenmez ki. Ballar balını bulan, kovanını yağmalatır seve seve…* Tebessümünün mütevekkil kıvrımında demliyor asıl sevinci Elçi:

“Haydi, sevinin bu alışverişe. Haydi, sevinin...” (Tevbe, 111)


*Yunus şiirinden ilhamla.

 

Yorumlar

 
mad
mad14.04.2016

Sevgili yar,ey can seni bize muştulayana hamd......senin vucudun bize en buyuk mmüjde ....

14.04.2016