“Asra yemin olsun ki insan gerçekten ziyandadır. Ancak iman edip salih ameller işleyenler, birbirlerine hakkı ve sabrı tavsiye edenler müstesna.” (Asr, 1-3)
Yüce Rabbimiz, hüsranın ve kurtuluşun anahtarını verdiği bu kısa fakat çarpıcı surede neden zaman üzerine yemin etmiştir? Çoğu kez farkına varmadan içinden geçip gittiğimiz zamanın, insanın hüsranı yahut kurtuluşuyla nasıl bir ilişkisi olabilir? Eğer insanın ahsen-i takvîm ile esfel-i sâfilîn sarkacı arasında geçen yolculuğuna asr, yani zaman şahit tutuluyorsa, insan ömrü imtihanla yüklü ve anlamla kuşatılmış demektir. Çünkü insan, en yüce mertebeye yükselebilecek istidatla da en aşağıya düşebilecek zaafla da yaratılmıştır. Zaman, bu iniş ve yükselişin şahididir. İnsan ya zamanını ihya edecek ya da zaman içinde kendisini tüketecektir.
O hâlde denebilir ki Müslümanca yaşamak, zamanın şahitliğinde ahde sadık kalma çabasıdır. Bu yolculukta zaman salih amellerle ihya edilirse kurtuluşa şahitlik eder; gafletle heba edilirse de hüsrana…
Ne var ki hakikatle bağını gevşeten insan, dakikalar, saatler ve yıllar arasında ilerlerken zamanı yalnızca ölçülebilir bir nicelik olarak görür. Böylece zaman, hakikatle temas edilebilecek bir imkân olmaktan çıkar; yapılacaklar listesinde eritilen bir araca dönüşür. Hüsran tam da burada, insanın ebedî olana açılabilecek anları fark etmeden aceleyle geçip gitmesiyle başlar.
İşte tam bu noktada, ibadetler insanın zamanla kurduğu ilişkiyi düzenler; zamanı sıradan akışından çekip çıkararak ona bir yön kazandırır. Bu bakımdan ibadetler, gündelik rutinlere eklemlenen duraklar olmanın çok ötesinde, zamanı yeniden terbiye eden ilâhî bir dokunuştur. Nitekim beş vakit namaz da günü kendi hâline bırakmaz, aksine ona yön verir. Böylece gün, gelişigüzel akıp giden saatler toplamı olmaktan çıkar ve Allah’ın huzuruna açılan eşiklerle örülmüş anlamlı bir bütün hâline gelir.
İnsanın zamanla ilişkisini en köklü biçimde dönüştüren ibadetlerden biri de oruçtur. Oruç, zamanı bedene hissettiren bir tecrübedir. Bu bağlamda zamanı tüketilen bir meta olmaktan uzaklaştırarak onu şuurlu bir şekilde yaşanır hale getirir. Modern hayatta kayıp sayılan bekleyiş, oruçla birlikte anlam kazanır, bilinçli bir kulluk haline gelir.
Ayrıca oruç, arzuları yönetmeyi öğretir; insanın “hemen şimdi”ye alışmış aceleci nefsini dizginler. Bedenin ve kalbin orucu, zamanı geçici tatminlerin alanı olmaktan çıkarır. Anlık hazlar geri çekilir; onların yerine sabır, niyet ve kulluk bilinci yerleşir. Bedenin orucu açlık ve susuzlukken, kalbin orucu zulme meyletmemek, fesada kapı aralamamak, öfkeyi ve dili terbiye etmekle gerçekleşir.
Oruç sayesinde zaman, arzuların hızla tüketildiği bir alan olmaktan çıkar; değerlerin inşa edildiği bir zemine dönüşür. İnsan, oruçla anlık hazların yerine sonucu hemen görünmeyen fakat kalıcı olana doğru yönelirken “şimdi”yi tüketmek için yaşamaz, ebedî olana ulaşmak için bir eşik gibi kullanır. Başka bir deyişle, oruçla birlikte sabır, niyet ve kulluk bilinci, zamanı anlık hazların yaşandığı bir akış olmaktan çıkarır, onu anlamın ve ahlâkın işlendiği bir imkân hâline getirir.
Oruç ayı Ramazan’da, Kur’an’ın Levh-i Mahfuz’dan inzaliyle kurulan o aşkın irtibat yeniden idrak edilir. Okunan ayetler geçmişte kalmış bir hitabın tekrarı değil; her okuyuşta ilahi kelamın sahibi ve muhatabı arasında yeniden gerçekleşen bir temas hâlidir. Yalnızca indirildiği döneme değil, her çağa, her ana, yani “şimdi”ye seslenen Kur’an-ı Kerim insanı kurtuluşa çağırır. Tilavet edilen her ayetle, fâni olanın içinde ebedî olana açılan bir kapı aralanır. Böylece zaman artık sıradan bir akış olmaktan çıkar ve insanın hakikatle temasının şahitliğini yapar.
Asra yeminle başlayan ilahi hitap, insanın hüsranla çevrili varoluşunu haber verdikten sonra kapıyı kapatmaz. Bilakis, hüsrandan kurtuluşun anahtarını da verir. Kurtuluş, zamanın içinde hakikate tutunmaktadır. Zamanın içinde hakikate sarılanlar, geçip giden saatleri ebediyetle irtibatlandırmayı öğrenir. İman edenler, salih amel işleyenler, hakkı ve sabrı tavsiye edenler… İşte zamanın akışı içinde kaybolmayanlar onlardır. İman bir bakımdan da varlığın ve zamanın sahipsiz olmadığını idrak etmektir; salih amel, bu idraki amel defterine nakşetmektir.
Bu bağlamda Ramazan ayı, insanın hakikat yoluna sarılması için en güzel vesilelerden biridir. Oruçla terbiye edilen nefis, sabırla güçlenen irade ve Kur’an’la diri tutulan kalp, bizi Asr suresinin işaret ettiği kurtuluş yoluna yakınlaştırır. Böylece insan, zamanı gafletle tüketmek yerine ihya etmeyi öğrenir. Umulur ki Ramazan’ın bereketi ömrümüze yayılır, asr/zaman kurtuluşumuza şahitlik eder.