Dosyalar
Hz. Peygamber ve Çocuk
 

Zamanın Akışında



Kimine göre geçmek bilmez zaman, kimi peşinden koşar yetişemez. Kimi akıp giden zamanın farkında değildir, kimi de her anını dolu dolu yaşamak derdindedir. Kimi onu paha biçilmez olarak görür, kimisi kıymetini bilmeyip boşa harcar, israf eder. Anlaşılan o ki zaman, insan için bir imtihan vesilesidir ve insanın zamanla imtihanı dünya yerinde durduğu müddetçe sürecektir. Peki zaman nedir?

İslam Ansiklopedisi’nde zaman, “Kısa veya uzun vakit, az ya da çok süren bölünebilir müddet” şeklinde tanımlanmış. Bazen ömür anlamında kullanılır, bazen mevsim. An, asır, dehr, farklı uzunluklardaki zaman dilimlerini ifade eder. Kur’an’da zaman, müddet ya da devam kelimeleri yer almaz. Zamanın sürekliliği için “ebed”, gece ve gündüzün daima birbirinin peşi sıra geldiğini ifade etmek üzere “sermed”, kâinatın, fert ya da toplumların ömürlerinin sonunu ifade için “ecel”, çok uzun bir süre manasında “dehr” kelimeleri Kur’an’da zamana karşılık kullanılmaktadır. Yevm, şehr, sene kelimeleri kozmolojik anlamda kullanıldığı gibi, pek çok yerde yevm kelimesine din günü, hesap günü, kıyamet günü gibi özel manalar verilir. Gün içerisindeki zaman dilimleri sabah, fecr, duha, asr gibi sözcüklerle ifade edilir. Zamanla alakalı kelimelerin Kur’an’da bu kadar ayrıntılı anlatılması, bu denli üzerinde durulması ve hatta zaman ifade eden pek çok şeyin üzerine yemin edilmesi, hiç şüphesiz zamanın ne kadar kıymetli olduğunu gözler önüne sermektedir.

İmam Şafii, sûfilerle arkadaşlığından kazancının, onlardan öğrendiği iki cümle olduğunu söyler; “Vakit kılıç gibidir, sen onu kesmezsen o seni keser. Nefsini hak ile meşgul etmezsen o seni batıl ile meşgul eder.” O halde zaman ile insan arasındaki, hayat boyu devam eden bir yarış, kazanılması bir an olsun gaflete düşmemeye bağlı olan bir savaştır.

Zamanın kıymeti konusu her dönemde İslam âlimlerinin gündeminde yer almıştır. Allah’ın kullarına ihsan ettiği nimetleri asıl ve füru (asıllara bağlı olan, dal) olarak iki kısma ayıran âlimler, zamanı nimetlerin asılları arasında zikretmişlerdir. Sair nimetler gibi zaman nimeti için de kula gereken hakkıyla şükretmektir. İmam Gazzâli, İhya’nın şükür bahsinde şükrü “nimeti nimetin sahibinden bilip, nimet sebebiyle mutluluk duymak ve bu nimeti onun isteği doğrultusunda kullanmaktır.” şeklinde tarif eder. İnsanları şükürden alıkoyan sebepler arasında da nimetten gafil olmayı sayar. Yani insanlar herkese ve her durumda verilmiş olanın nimet olduğunun farkında olmazlar. Peygamber Efendimiz (sav) bizleri bu hususta ikaz etmiş ve buyurmuştur ki; “İki nimet vardır, insanların çoğu (onları değerlendirme hususunda) aldanmıştır: Sağlık ve boş zaman.”(Buhârî, Rikâk, 1) Başka bir hadiste ise Allah Resulü, beş nimete dikkatimizi çeker ve elden gitmeden önce bu nimetlerin kıymetini bilmek hususunda ümmetini uyarır. Mümin, diğer nimetlerin yanında, meşguliyet gelmeden önce boş vaktin kıymetini de bilmelidir. (Buhari, Rikak, 3; Tirmizî, Zühd, 25) Zira kıyamet gününde insanların hesaba çekilmeden hiçbir yere kımıldayamayacağı şeylerin başında ömrünü nerede ve nasıl geçirdiği ile gençliğini nerede yıprattığı gelmektedir. (Tirmizî, Sıfatü’l-kıyâme, 1)

Zaman, elden kaçtıktan sonra telafisi olmayan bir nimettir. Bu sebeple, değerlendirilmesi hususunda azamî dikkat gerekmektedir. “Zamanın Kıymeti” isimli eserinde bu konuda pek çok örneğe yer veren Abdülfettah Ebû Gudde, İmam Şafii’den bir anekdot aktarır. İmam Şafii, sûfilerle arkadaşlığından kazancının, onlardan öğrendiği iki cümle olduğunu söyler; “Vakit kılıç gibidir, sen onu kesmezsen o seni keser. Nefsini hak ile meşgul etmezsen o seni batıl ile meşgul eder.” O halde zaman ile insan arasındaki, hayat boyu devam eden bir yarış, kazanılması bir an olsun gaflete düşmemeye bağlı olan bir savaştır.

İnsanın zamanla yarışı sadece bu dünyayla ilgili değildir. İçinde bulunduğumuz âlem zaman ve mekânla sınırlıdır ve mümin, bu sınırlı âlemde yapıp ettikleriyle sonsuz, zaman ötesi bir hayatı inşa etmektedir. Dünya hayatı boyunca devam edeceği bu inşa faaliyeti esnasında Allah’ın mümin kuluna bahşettiği birtakım lütuf iklimleri vardır ki kişi zaman içinde zamansızlığı tecrübe eder. An içinde sonsuzluğu deneyimler. Geçmiş ve geleceğin kaygılarından uzaklaşır ve vaktin çocuğu olur, “ibnü’l-vakt” olmayı öğrenir. Zamandan ve mekândan tecrit olur ve sanki genişler zamanı. Bereket de diyebiliriz bu duruma ve bereket ne de yakışır zamana.

Zamanın içinde ama bambaşka bir âlemde hisseder kendini mümin. Hem dünyadadır, bedeninin ihtiyaçları, evlad ü iyali, hayat meşgalesi aşağı doğru çeker onu; hem de nefsinin arzularına hâkim olduğu için yemeyen, içmeyen, şehvani arzuları olmayan varlık kategorisine benzer, adeta melekleşir Ramazan boyunca.

Zamanın bereketle anıldığı lütuf iklimlerinden birindeyiz Ramazan-ı Şerif’te. İnsanın sahih niyetle ve şartlarına riayet ederek geçirirse iradesini sağlamlaştıran, duruşunu kuvvetlendiren mucizevî bir zaman dilimidir Ramazan. Müminin mümince yaşama egzersizidir. Din penceresinden zamana bakıldığında en net görüntüyü Ramazan’da buluruz. Çünkü mümin, bu ayda zamanının tamamını Rabbinin arzusuna göre şekillendirir. Seherle, sahurla, mukabeleyle, iftarla, teravihle süsler saatlerini. Güne akşamla başlar ve önce geceyi ihya eder. Gece ihya edildiğinde gündüzün nasıl da bereketlendiğini bizatihi görür. Ve bazı anlar Tanpınar’ın mısralarını anımsatır ona.

“Ne içindeyim zamanın, ne de büsbütün dışında
Yekpâre geniş bir ânın parçalanmaz akışında.”

Zamanın içinde ama bambaşka bir âlemde hisseder kendini mümin. Hem dünyadadır, bedeninin ihtiyaçları, evlad ü iyali, hayat meşgalesi aşağı doğru çeker onu; hem de nefsinin arzularına hâkim olduğu için yemeyen, içmeyen, şehvani arzuları olmayan varlık kategorisine benzer, adeta melekleşir Ramazan boyunca. İbadetle, tefekkürle, zikirle geçirdiği vakitlerde bir kapı aralanır ve o kapıdan giren mümin Ramazan’dan önceki kişi değildir artık. Bu haliyle Ramazan, zamanda sıçrayabilmek, kısa anlarda büyük mükâfatlar kazanabilmek, zamanla yarışta mesafe kat edip öne geçebilmek için Rabbimizin bize en büyük ikramlarındandır.