Dosyalar
Hz. Peygamber ve Çocuk
 

Zıtlıklar Üzerine

11 Mayıs 2023 Perşembe Sonpeygamber.info / Denemeler


“Hayatta her şey zıddı ile kâimdir” sözünü ilk ne zaman duyduğumu hatırlamıyorum. Çok eskilerden beri zihnimin bir köşesinde sloganik bir cümle olarak yerini almış gibi. Öyle ya, gece olmadan gündüz olmaz, sevgi olmadan nefret. Hep verdiğimiz örneklerdir bunlar. Ama bu sözü ilk defa idrak ettiğim ve sonrasında kelimelerin anlamlarıyla ilgili algımın tamamen değiştiği örneği çok iyi hatırlıyorum. Cehaletin zıddının ilim değil de hilim olduğunu fark ettiğimde, bir kelimenin manasını tam olarak anlayabilmek için zıddının ne olduğunu bilmenin ne kadar destekleyici olduğunu, zıddı bilinmeyen kelimelerin anlamlarının bir şekilde zihinde tam yerine oturmadığını keşfettim.

Sabrın zıddı nedir diye sorduğumda aklıma ya şükür ya sabırsızlık gelirdi. Ve bu da sabrı tam olarak idrak etmeme maniydi. Ne zaman ki sabrın zıddının ceza, yani telaş ve kaygı olduğunu öğrendim, sabır sükûnet içerisinde zihin askımdaki kendi yerini buldu.

Kelimeler ve zıtları zihnimde çiftler halinde dolaşırlarken bazı çiftleri birbirine bizim yakıştırdığımızı ama aslında (zıtlık ilişkisi bakımından) uygun olmadıklarını da gördüm. Muhtemelen, “İman iki kısımdır, yarısı sabır yarısı şükürdür.” şeklinde Peygamberimize (sav) izafe edilen söz sebebiyle çift haline getirdiğimiz sabır ve şükür bunlardan bir tanesi. Sabrın zıddı nedir diye sorduğumda aklıma ya şükür ya sabırsızlık gelirdi. Ve bu da sabrı tam olarak idrak etmeme maniydi. Ne zaman ki sabrın zıddının ceza, yani telaş ve kaygı olduğunu öğrendim, sabır sükûnet içerisinde zihin askımdaki kendi yerini buldu. Bundan sonra kelimenin üzerine izahını inşa etmek de kolaylaştı.

İmam Gazzâlî, İhyâ’sında sabrı tanımlarken “İlahi bilgi tarafından desteklenen din gücü ve arzuların kışkırttığı hevâ gücü arasında kalpte süregelen mücadeledir” diyor. Din gücü sabır sayesinde hevâ gücüne galip gelirse kalpte sükûnet hâsıl oluyor, aksi halde çatışma sürüp gidiyor. Sabır, ister fiziksel sıkıntılar karşısında olsun isterse nefsin arzularını kontrol altında tutmak için olsun, bu mücadeleyi gözümüzde canlandırdığımızda nasıl da telaş ve kaygı verici bir sahneyle karşılaşıyoruz. İşte bu sahnede başroldeki telaş, kaygı, musibet, bela ve arzuları olması gerektiği yere yerleştiren bir aktör daha var ki zihnimizde sabra dair olan bilgilerin duygu ve davranışa dönüşmesinde tetikleyici ve sürdürülebilirliği sağlayıcı etkisiyle dikkatleri üzerine çekiyor. İradeden bahsediyorum. İrade gücü ne kadar kuvvetli ve sahih ise sabır da o kadar kolay ve sürekli oluyor. Din ve hevâ gücü arasındaki mücadelenin seyrini iradenin kuvveti ve hangi tarafın lehine kullanıldığı belirliyor.

Gazzâlî, sabır mücadelesinde başarılı olabilmek için gerekenleri sıralarken din faktörünün kuvvetini artırıp hevâ gücünü azaltmak gerektiğini ifade etmektedir. Din gücünü artırmak için tefekkür etmeyi ve yolun sonundaki mükâfatları düşünmeyi öneren Gazzâli ayrıca tedrîcî bir yöntem kullanmayı ve teenni ile hareket etmeyi tavsiye ediyor. Bu tavsiyelerin tamamını kişinin psikolojik gidişatı açısından düşünürsek her birinin insanı sükûnete götüren, rûhî dalgalanmalarını kontrol altına alacak özelliğe sahip olduğunu görürüz. Hevâ gücünü azaltmak için de nefsin güç kaynaklarını oruç gibi yöntemlerle kesmeyi, arzuları tahrik edecek ortamlardan uzak durmayı ve helal dairede nefsin arzularını köreltmeyi tavsiye eden Gazzâlî’nin aynı şekilde kişinin nefsinde oluşacak gelgitleri azaltıp kaygı ve telaştan uzak bir manevi hale ulaşmasını sağlamak istediği söylenebilir.

Dünyada hadiseler neredeyse hiçbir zaman siyah ya da beyaz gibi net çizgilerle birbirinden ayrılamaz. Asıl nimet ahiret mutluluğuna ulaştıran iman, güzel ahlak ve Allah’ın hoşnutluğudur. Rıza-yı ilahi beyazdır. Hakiki bela ise amellerin boşa gittiği manevi iflas hali olan Allah’ın gazabına düçar olmak ve Allah’tan uzaklaşmaktır.

Bela ve nimet kelimelerinde de sabır ve şükür gibi aslında zıt olmadığı halde kendilerine zıtlık ilişkisi atfedilmiş bir durum söz konusudur. Belanın zıddı âfiyettir. Ama nimetin yokluğunun bela, belanın yokluğunun nimet olduğu gerçeği bu iki kelimenin birbirinin zıddı gibi algılanmalarına neden olmuştur. Oysa nimetin içinde bela, bela durumunda ise gizli nimetler bulunabilir. Dünyada hadiseler neredeyse hiçbir zaman siyah ya da beyaz gibi net çizgilerle birbirinden ayrılamaz. Asıl nimet ahiret mutluluğuna ulaştıran iman, güzel ahlak ve Allah’ın hoşnutluğudur. Rıza-yı ilahi beyazdır. Hakiki bela ise amellerin boşa gittiği manevi iflas hali olan Allah’ın gazabına düçar olmak ve Allah’tan uzaklaşmaktır. Bu hal de rızanın tam karşısında yer alır. Dünyada başımıza gelen tüm hadiseler renk skalasında bizi rızaya ya da gazaba yaklaştıracak şekilde gridir. Zaman zaman siyaha yakınken bazen de beyaza yakın tonları olan gri renge bakan kişinin siyahı mı beyazı mı gördüğü şükrü mü sabrı mı tercih edeceğini belirler.

Bu noktada insanın zihnine “Belaya sabır mı nimete şükür mü daha kıymetlidir” sorusu gelebilir. Bu soru, “Siyah mı daha güzeldir beyaz mı” sorusuna benzer. Doğal ortamlarında özgürce koşan yılkı atlarının rüzgârda uçuşan yelesinin siyahıyla, en mutlu gününde tüm sevdiklerinin önüne nazenin bir eda ile süzülerek çıkan bir gelinin duvağının beyazı nasıl kıyaslanabilir ki! Nasıl ki renklerin güzelliği izafe edildikleri varlığa uygun olmalarıyla ortaya çıkıyorsa yukarıdaki iki hal de izafe edildikleri olaya uygunlukları nispetinde değer kazanır. Cüneyd-i Bağdâdî’nin şu sözü tam da bu duruma işaret eder: “Zenginin övülmesi varlıktan, fakirin övülmesi yokluktan dolayı değildir; her ikisinde de övgüye lâyık olan varlığın ve yokluğun hakkını verebilmeleridir”.

Sabrı anlamak için anahtar kelimemiz “sükûnet” iken şükrü anlamak için merkeze alacağımız kelime “bilmek”tir. Şükür önce nimetin nimet olduğunu bilmek, daha sonra nimeti veren asıl sahibini bilmek ve son olarak nimetin, sahibinin istediği şekilde nasıl kullanılacağını bilmektir. Dolayısıyla insanı şükürden alıkoyan şey bilgisizlik ve gaflettir. Nimetle alakalı farkındalık kazanan kişi aslında kendi kapasitesini de fark etmiş olur. Zira şükürsüzlük kendini olduğundan daha büyük görmenin ve her olumlu hadisenin kişinin kendi başarı ve kazanımları sayesinde olduğunu düşünmesinin sonucudur.

Robert A. Emmons, şükran psikolojisini pek çok yönüyle ele aldığı “Teşekkür Ederim” kitabında kişinin şükür duygusunu baskılayan, minnettar bir kalbe sahip olmasının önüne geçen bazı engellerden bahseder. İnsanın doğa olaylarını, nesneleri ve insanları olumlu olarak değerlendirme eğilimi olmasına rağmen, olumsuzluk kalıplarını besleyen kişilerde -ki bunları sürekli bir şeylerden şikâyet eden insanlar olarak tanımlayabiliriz- minnettarlığı hissetmek zorlaşır. Başka bir açıdan bakıldığında, kendi kendine yetme hayali ve başkalarına ihtiyaç duymadığını kabul etme eğilimi de teşekkür edebilmenin önünde bir engel olarak yerini alır. İnsanın içinde bulunduğu duygusal karmaşa durumu, nimeti fark etmesine ve şükür duymasına mâni olabilir. Örneğin bir kimseye hem kızgın hem de borçlu hisseden bir kişinin teşekkürünü ifade etmesi zorlaşır. Niyet okuma, nimeti ya da nimete vesile olanı başkalarıyla kıyaslama ve mağdur psikolojisi yani kendi sorumluluklarını değil de başkalarının sorunlarını, yanlışlarını görme meyli Emmons’a göre gerektiği gibi şükran duymayı engeller.

Şükür olmadığında kişinin kalbi hafıza kaybına uğramış gibi bomboş kalır ve o boşluğu başka hiçbir şey hakkıyla dolduramaz. Binaenaleyh nankör kişi ne kadar çok nimete sahip olursa olsun asla tatmin olmaz. Kalp şükür duygusuyla büyür, genişler ve tüm dünyayı içine alabilir.

Şükür duygusu pek çok güzelliği beraberinde getirir fakat “şükran kapısı alçaktır. Bu kapıdan girebilmek için kibri kırmak gerekir.” Kibir kişiyi yalnızlaştırırken şükür duygusu her zaman kendisinden başka birinin varlığını kabul etmeyi yani teşekkür edilecek kişi veya varlığa kalpte yer açmayı gerektirir. Bu haliyle şükran akılla olduğu kadar kalple de bağlantılıdır. Şükreden, minnettar bir kalp sağlıklı bir kalptir. Şükrün zıddı olan küfür, yani nankörlük ise insanın ister istemez hapsolmuş, sınırlandırılmış ve küçülmüş bir kişiliğe dönüşmesine sebep olur. “Şükran kalbin belleğidir” diyenler bugün modern bilimin araştırmaları sonucu ulaştığı bir noktaya işaret ediyor aslında; şükür duygusu, kalbin hatırlama yoludur. Şükür olmadığında kişinin kalbi hafıza kaybına uğramış gibi bomboş kalır ve o boşluğu başka hiçbir şey hakkıyla dolduramaz. Binaenaleyh nankör kişi ne kadar çok nimete sahip olursa olsun asla tatmin olmaz. Kalp şükür duygusuyla büyür, genişler ve tüm dünyayı içine alabilir. Rabbimizin kutsî hadisteki “Hiçbir yere sığmam, mümin kulumun kalbine sığarım.” buyruğu ile ezeli düşmanımız olan şeytanın “...kıyamet günü onların pek azını şükredici bulacaksın.” (Araf, 17) meydan okumasını bu bağlamda düşündüğümüzde, şükrün basit ve yüzeysel değil insanın dünya ve ahiret hayatını değiştirecek ölçüde derin ve karmaşık bir duygu olduğunu net bir şekilde görebiliriz.

Sonuç olarak denilebilir ki insan zıtlıkları bünyesinde barındıran bir varlık olarak dengeyi sağladığı nispette sakin, belayı ve nimeti fark edip bu ikisini gereği gibi karşılayabildiği oranda huzurlu olur. Dünyada başına gelen her şeyin neticede kendi ahiretini inşa etmesi için verildiğini anlayan kişi, kalbinin basireti ile bakarak olayların perde arkasında gizlenen yönünü keşfetmiş ve Rabbinden razı olmanın hem bu dünyada hem ahirette nasıl bir nimet olduğunu ve hakiki nimetin tam da burada gizlendiğini idrak etmiştir.