Sonpeygamber.info
Röportajlar
 

Bir Hadis Aliminin İlim Yolculuğu: Mustafa el-A'zami

Geçtiğimiz günlerde vefat eden asrımızın büyük hadis âlimlerinden Muhammed Mustafa el-A’zami’ye Allah’tan rahmet, yakınlarına başsağlığı diliyoruz. İlim yolculuğunda sırasıyla Diyobend (Hindistan), Ezher (Mısır), Cambridge (İngiltere)'de konaklayan Mustafa el-A'zamî; hayatını, klasik ve modern ilmi mezcettiği ilim yolculuğunu tüm ayrıntılarıyla ilk defa sonpeygamber.info için Prof. Dr. Recep Şentürk'e anlatmıştı. Bir kısmı Türkçeye çevrilmiş kitapları (İslam Fıkhı ve Sünnet, Oryantalist J. Schacht'a Eleştiri, Kur'an Tarihi) ve sayısız ilmî çalışmasıyla hadis ilmine büyük katkıları bulunan Mustafa el-A’zami'nin hayatını, yetiştiği farklı kültürel geleneğin refakatiyle sunuyoruz.

Muhammed Mustafa el-A’zami Kimdir?

1930 Hindistan doğumlu olan Mustafa el-A’zami, ilk, orta ve lise tahsilini Hindistan'da tamamladı. Diobend'de Dar'ul Ulum'dan mezun oldu. Kahire'de Ezher Üniversitesi'nde yüksek lisans (1955), Cambridge Üniversitesi'nde Studies in  Early Hadith Literature adlı çalışmasıyla doktorasını (1966) tamamladı. 1955-64 yılları arasında Katar Milli Kütüphanesi'nde çalışan A’zami, doktorasını tamamladıktan sonra Mekke'de Ümmül Kur'a Üniversitesi'nde, Michigan, Princeton ve Colorado üniversitelerinde çeşitli görevlerde bulundu. Kral Suud Üniversitesi'nde İslami Araştırmalar Bölümü'nden emekli oldu. Halen Kral Suud Üniversitesi onur profesörü olan A’zami, 1980 yılında Uluslararası Kral Faysal İslam Araştırmaları ödülünü almıştır. Çok sayıda eseri bulunan Muhammed Mustafa el-A’zami, hadislerin güvenilir bir şekilde gelmediği iddiasını öne süren müsteşriklerin iddialarını bütün yönleriyle ele alıp reddeden ilk Müslüman araştırmacıdır. Batı'da 17. yüzyıl sonunda başlayan Sünnet ve hadisle ilgili Oryantalist çalışmalar, bilhassa Kur'an ve Sünnetin güvenilirliği ile ilgili şüpheler bulunduğu iddiasını gündeme getirerek hadislerin Hz. Peygamber'e aidiyetini sorgulayan yayınlar yapmışlardı. Batı ilim dünyasını çok iyi takip eden ve müsteşriklerin eserlerine vakıf, İslami ilimlere, özellikle Hadis ilmine büyük katkıları olan M. A’zami, bu iddiaları ilmî usuller çerçevesinde deliller getirerek çürütmüştür.

R. Şentürk: Değerli hocam, anne ve babanızın düşünce dünyanız üzerindeki tesirinin izlerini sürebilmemiz için onlardan biraz bahseder misiniz?

A’zami: Aslında çok mutlu bir çocukluğum olmadı. Bilmiyorum ama beni bu yola sevk eden Allah'ın (cc) lütuf ve keremi olmalı. Annem öldüğünde bir yaşında mı yoksa birkaç yaşında mı olduğumu tam olarak bilen yok. Onu hatırlamıyorum bile. Hastalanınca başka bir bölgeye, kendi ebeveyninin yanına gitmiş. Tabi ben babamla yalnız kalmışım. Ve bir süre sonra da annem ölmüş. Bundan dolayı annem hakkında fazla bir şey bilmiyorum. Bu çocuğun, bu kadar çok insan arasında, yarın eğitimli, meşhur biri mi ya da sıradan bir tarım işçisi mi olacağını kimse bilemezdi. Babam ise eğitimli bir insandı. Şeyh ve Mevlana'ydı.

R. Şentürk: Şeyh ve Mevlana Hint geleneğinde ne anlama geliyor? Hangi bağlamda kullandınız bunu?

A’zami: Mevlana "din, ilim adamı" anlamına gelmektedir. Eğitimini din ilimlerinde tamamlayan ve sonra da öğreten kimseye denir. Bunun Arapça karşılığı da şeyhtir. Babam annemin ölümünden sonra başka bir kadınla evlendi. Üvey annem geldiğinde ben iki yaşındaydım. İlk başlarda işlerin nasıl gittiğini pek fark edemedik. Fakat büyümeye başladıkça evde bir tür muamelenin olduğunu hissetmeye başladım.

R. Şentürk: Hocam, kaç yılında doğdunuz?

A’zami: Aslında tam olarak ne zaman doğduğumu bilmiyorum fakat yaklaşık olarak 1928 ile 1930 yılları arasında olduğunu söyleyebilirim. Çünkü ben 1937'de ikinci sınıfta olduğumu hatırlıyorum. Öğretmenim Khaiden Pande isimli bir Hindu idi. Onun deftere attığı imzayı ve tarihi hatırlıyorum. Bundan dolayı 1937'de ikinci sınıfta olduğumu hatırlıyorum. Kur'an'ı okumaya başlama ve bitirme yıllarını düşününce, benim 1928 ile 1930 yılları arasındaki bir zaman diliminde doğmuş olmam kuvvetle muhtemeldir.

R. Şentürk: Nerede doğdunuz?

A’zami: Mau-Azamgarh. Çok iyi bilinen bir yerdir. Çok münbit bir yerdir. Birçok âlim ve din adamı bu bölgede doğmuştur. Onlardan biri çok meşhur bir hadisçi olan Mevlana Habiburrahman El-A’zami'dir.

R. Şentürk: Babanızın arkadaşı mıydı?

A’zami: Evet onlar arkadaştı. O medreseye ve evimize gelirdi. Ayrıca onlar birbirleriyle kavga da ederlerdi. (gülüyor)

R. Şentürk: Çocukken bu âlimlerle tanıştınız. Bunun eğitim hayatınız üzerinde bir etki bıraktığını düşünüyor musunuz?

A’zami: Evet kesinlikle, düşünün ki o günlerde ben onlara amca diye sesleniyordum

R. Şentürk: Başka kimler vardı orada?

A’zami: Çok meşhur insanlardan biri de Şeyh Abdurrahman İyad idi. Doğrusu o daha sonra meşhur oldu. İlk başlarda pek tanınmıyordu.

R. Şentürk: Okula gitmeden önce Kur'an dersi aldınız mı?

A’zami: Evet ayrıca evde babamdan Farsça dersleri aldım, Arapça çalıştım. Bu dönemde daha çok Farsça dersi aldım, Arapçaya daha sonra yoğunlaştım. Ben 8-9 yaşlarındayken birisine verilen borç parayı ya da birinden alınan parayı ve topraktan elde edilen ürünün tutarını yazabiliyordum. O zamanlar bu kadarı yeterliydi. Bundan fazla bilgiye ihtiyaç yoktu. Dolayısıyla evde ve tarlada çalışıyorduk. Fakat babam ders çalışmamızı istedi. İlk önce sadece evde çalışmaya başladım. Okula harcadığım zamanı telafi etmek için gece yarılarına kadar kalan işleri bitirmek için çalışıyordum. Evde ders çalışamadığımdan dolayı derste dinlediklerimle yetinmek zorundaydım, fakat bunu devam ettirmek zorunda olduğumu da biliyordum. Bu bir çeşit mücadele ve direnmeydi benim için. Aynı süre zarfında üvey kız ve erkek kardeşime başarılı olmaları için bütün imkânlar seferber edilmesine rağmen hiç biri ilkokul diploması bile alamadı. Allah'ın (cc) beni çok çetin bir mücadele vermem gereken bir yola koyduğu söylenebilir.

Bir-iki kuruşluk küçük bir İngilizce kitabı almıştım. Mesela babam "git ve dükkândan bir şey al" dediğinde, o kitabı cebime saklar, yürümek yerine koşarak giderdim. Lisede okuyan biri vardı ona birkaç İngilizce kelime sorardım. Böylece kimse benim orada eğlendiğimi vakit kaybettiğimi anlamazdı. Tekrar koşarak geri gelirdim. Böylece kimse benim İngilizce çalıştığımı da bilmezdi.

R. Şentürk: Hadis ilmini seçmenizde babanızın etkisi oldu mu?

A’zami: Bu çok garip bir şey. Hadis hiç aklımda yoktu. İlkokula başladığımda ben her zaman birinciydim, özellikle de matematikte. Hatırlıyorum iki üç defa neredeyse matematik hocamı ağlatıyordum, sorularımdan dolayı. Sonra sınıfı terk ediyordu. Dolayısıyla zihnimdeki tek konu, ne gramer, ne dil, ne şu, ne de buydu, sadece matematikti. 7. sınıfa kadar böyle devam etti. Evi terk ettim ve uzaklara kaçtım. Çünkü İngiliz okuluna gitmek istiyordum. Babam ise İngilizce okumaya çok karşıydı.

R. Şentürk: Siz niçin İngilizce okumak istiyordunuz ve neden babanız İngilizce okumanıza karşıydı?

A’zami: Çocukluk işte. Bir-iki kuruşluk küçük bir İngilizce kitabı almıştım. Mesela babam "git ve dükkândan bir şey al" dediğinde, o kitabı cebime saklar, yürümek yerine koşarak giderdim. Lisede okuyan biri vardı ona birkaç İngilizce kelime sorardım. Böylece kimse benim orada eğlendiğimi vakit kaybettiğimi anlamazdı. Tekrar koşarak geri gelirdim. Böylece kimse benim İngilizce çalıştığımı da bilmezdi. Ortaokul diplomasını aldıktan sonra iki nedenden dolayı evden kaçtım: ilki okuma problemi, ikincisi üvey annemin muamelesi. 5-6 ay bir evde kaldım. Orada bulaşıkları yıkadım, yerleri temizledim ve ev sahibinin dükkânında çalıştım. Ev sahibi beni okula göndereceğini söyledi fakat göndermedi. Babam benim nerede olduğumdan haberdardı. Geldi ve beni eve geri götürdü. İngiliz okuluna gitmeme karışmayacağını söyledi. Ben sadece 5-6 ya da bilemedin 7 ay İngiliz okuluna gittim. Fakat 6 ay sonra babam bana tekrar sen İngiliz okuluna gitmemelisin, İslami okula gitmelisin dedi. Ben bu sefer öyle olabileceğini düşündüm. İslami okula gittim. Birçok fıkıh, edebiyat ve gramer kitabını orada okudum.

R. Şentürk: Öyle görünüyor ki kendinizi kolonyal İngiliz kültürü ile geleneksel İslami düşüncenin çatıştığı bir merkezde buldunuz.

A’zami: Daha sonra evde tekrar üvey annemle aramda tansiyon yükseldi. Ve bir kez daha evimden ayrılmam gerekti (gülüyor), ben de kaçtım. Önce Murad Abad'a oradan da Diyobend'e. Diyobend bütün Hint kıtasındaki en iyi okuldu, özellikle hadis ve Hanefi okulları arasında. Hint kıtasındaki en önemli Hanefi okuludur. 1948 ve 1952 yılları arasında orada kaldım ve 1952'de okulu bitirdim.

R. Şentürk: Hangi konuları çalıştınız?

A’zami: Dört yılda asgari olarak bitirmeniz gereken belli kitaplar vardı. Ben orada Hamase ve Mütenebbi  çalıştım. Öğrenciler arasında çok meşhur ve öğrenilmesi değerli bir kitap olan Makamatu'l-Hariri ve Mişkatu'l-Mesabih'i okudum. Bunların dışında Sıhah-ı Sitte dâhil 10 tane hadis kitabı da vardı.

R. Şentürk: Eğitiminize Diyobend'de başlamadan önce Arapça hazırlık görmeniz şarttı değil mi?

A’zami: Arapça'yı kendi kasabamda öğrenmiştim zaten.

R. Şentürk: O zaman oraya gittiğinizde Arapça'yı biliyordunuz.

A’zami: Evet, hem de çok iyi. Ben Şerhu'l-Vikaye'yi ve bunun gibi bazı kitapları kendi kasabamda okumuştum. Dört bölümden müteşekkil olan ve ilk iki cildi Evvelin, son iki cildi de Ahirin diye adlandırılan el-Hidaye'yi kasabamdayken okumuştum.

R. Şentürk: Bu kitaplardan herhangi birini ezberlediniz mi? Mesela Hidaye'yi?

A’zami: Yok ezberlemedim ama beni çok etkiledi. Namaz sırasında 30- 40 sayfa Hidaye'den ezbere okuyabilirim kelimesi kelimesine olmasa da. (gülüyor) Ne zaman, nasıl ve şöyle böyle derken aslında sayfaları bitirmiş oluyorsun.

R. Şentürk: Diyobend'de hadis eğitimi nasıldı?

A’zami: Diyobend'de hadis eğitimi eğitimin son iki yılında başlardı. Ondan önce mantık, felsefe, fıkıh, tefsir ve benzeri bütün dersleri almak gerekiyordu.

R. Şentürk: Hadis ilmini son iki yıla bırakmalarının özel bir nedeni var mıydı?

A’zami: Daha tabii, doğal olması için.

R. Şentürk: Hadis ilmi için gerekli ön bilgileri almak gerekiyor. Çünkü Osmanlı medreselerinde de benzer bir sistem vardı. Öğrenciler hadisi en son öğrenirlerdi.

A’zami: Hadis ilminden önce Arap dilini halletmeniz, Kur'an ayetlerini bilmeniz gerekiyor. Bunun yanında Tefsirle de uğraşıyor olmanız gerekiyor. Tefsir alanında çok iyi bilinen ve bizim de o zamanlar okuduğumuz Beydavi'yi, Celaleyn'i anlama yetkinliği olmasının yanı sıra daha önce bahsettiğimiz Mütenebbi, Hamase ve Makamatı Hariri ve benzeri birçok kitabı okuman ve Arap edebiyatını bilmen gerekiyor. Bunları hallettikten sonra siz hadis için yetkinsiniz demektir. Bütün Hint okullarının zayıf taraflarından biri de - belki şimdi biraz gelişme kaydetmiştir - şuydu: Arapçayı çok iyi anlıyorduk, bütün o kitapları problemsiz okuyorduk fakat konuşmaya gelince iki kelime bile konuşamıyorduk. Çünkü Eğitmenler her zaman bize konuşmaya pek ihtiyacımızın olmayacağını önemli olanın metni okuyup anlamamız olduğunu söylerlerdi.

R. Şentürk: Öyleyse temel ilimleri aldıktan sonra hadis eğitimizi tamamlamanız iki yılınızı aldı.

A’zami:  Evet. O yıllarda usturlabın nasıl yapılacağını öğrendik. Şerh-i Cağmini isimli bütün bu astronomi konularını işleyen bir kitap vardı. Onu okudum fakat şimdi pek bir şey hatırlamıyorum.

R. Şentürk: Hadis hocanız kimdi?

A’zami: En meşhur kişi Şeyh Mevlana Hasan Ahmet El Medeni (ra) idi.

R. Şentürk: Bize ondan biraz bahseder misiniz?

A’zami: Hadis öğretmeye geldiği zaman kendisiyle birlikte fıkıh kitaplarını getirirdi. Böylece değişik kitaplardan farklı referansları getirebiliyordu. Çünkü o Hadisi sadece Hadis olarak öğretmiyordu. Hadisi Hanefi mezhebini açıklamak için öğretiyordu. Bu dersin ana gayesiydi. Galiba Buhari'de taharetle ilgili bir hadis vardı ve Hanefi mezhebi buna karşıydı. O, birçok kaynaktan değişik referanslar getirerek Hanefi mezhebinin görüşünün neden doğru olduğunu gösterirdi. Sadece bu hadisin olmadığını daha birçok başka hadisin olduğunu bundan dolayı Hanefi mezhebinin bu görüşü tercih ettiğini, bu tercihin aynı zamanda bazı şeylerin etkilerini minimuma çektiğini anlatırdı. Şeyh konuyu çok ayrıntılı izah ederdi. Ben bu konuyu işleyiş tarzını birinin pazardan bir kilo pamuk alıp evde onu tek tek açıp sonra iplik haline getirerek kışın giyeceği bir elbiseye dönüştürmesine benzetirdim. Aynen bunun gibi Şeyh (ra) küçük bir konu alır, onun üzerinde konuşur da konuşur onu genişçe izah ederdi. Herhalde aptal biri bile konunun ne olduğunu, neyin tartışıldığını anlardı. Diğer bir şeyh olan Şeyh İbrahim Bali (ra) de çok farklı bir tarza sahipti. Bize Sahih-i Müslim'i öğretti. Ona bir şey sorduğunda sana bir kelime, iki kelime ya da sadece bir cümle söylerdi. Bir problem olduğunu söylediğin zaman, nedir diye sorardı ve sen de problemi söylerdin. O da “ben size şu kelimeyi söyledim biraz düşünürseniz onu sorunuzun cevabını bulursunuz” derdi. Gerçekten de bulurdun. Dolayısıyla çok farklı biriydi. Bir kelime söyler fıkıh, hadis ya da başka bir konudaki bütün bir soruyu çözmeni isterdi. Fakat Şeyh Mevlana Hasan Ahmet El-Medeni (ra) bütün öğrenciler tarafından çok daha sevilirdi. Çünkü kolay biriydi, evi her zaman herkese açıktı. Öğle ve akşam yemeklerini evde yemez, sofrayı getirip dışarı serer ve evde ne varsa getirir oraya koyardı. Gelen gideni çoktu çünkü aynı zamanda kendisi sufiydi, şeyhti. Müritleri vardı. Her gelen öğrencisi ya da müritler o sofradan yiyebilirlerdi.

R. Şentürk: O hadis ilmiyle tasavvufu kaynaştırmıştı.

A’zami: Evet 

R. Şentürk: Bu hocaların genel özelliği miydi? Babanız da mı böyleydi?

A’zami: Evet babam da öyleydi O tasavvufun parçası olmak istiyordu fakat ben istemedim çünkü benim için çok zordu. İlki tasavvuf için uygun bir şeyh değildim. Şeyh olmak kolay değil çokça ibadet etmen gerekiyor.

Tasavvufun temelleri ilim üzerine kuruludur. Yani Kitap ve Sünnet üzerine kurulmuştur. Eğer herhangi bir şey Kitap'a ve Sünnete ters olursa tasavvuf değildir. Dolayısıyla sufi, ilk devirlerde hem âlim hem de abid idi. Muhtemelen daha sonraları sufi, abid olup bilgisi olmayan bir tipe dönüştü.

R. Şentürk: Hindistan'daki hadis âlimleri...

A’zami: Sadece Hindistan'da değil bu mevzunun (muhaddis ve tasavvuf ilişkisi) ilk dönemlerden beri tartışılmış ve araştırılmış olduğunu düşünüyorum. 3. yüzyılda sufi kelimesini İslam'da buluruz. İmam Müslim'in birçok talebesi hatta imam Buhari bize Firebri üzerinden gelir. Firebri'den sonra 3 önemli kişi var Küşmiheni, Müstemli  ve Hamevi. Onlardan da El Herevi'ye geçer. Ve Herevi de çok büyük bir sufidir. Aslında  birçok hadis kitabı birçok sufi üzerinden bize ulaşır. Dolayısıyla tasavvuf havada boşlukta uçuşan bir şey değildir. Tasavvuf okumak öğretmek ve gün be gün daha fazla ibadet etmek demektir. Daha sonraları ilm-i edep oldu. Bu sabah Mecdüddin Firuzabadi'nin kitaplarını okudum. Onlar ilim hakkında konuşuyorlardı. Ve kitapları tasavvuf hakkındaydı. Zaten tasavvufun temelleri ilim üzerine kuruludur. Yani Kitap ve Sünnet üzerine kurulmuştur. Eğer herhangi bir şey Kitap'a ve Sünnete ters olursa tasavvuf değildir. Dolayısıyla sufi, ilk devirlerde hem âlim hem de abid idi. Muhtemelen daha sonraları sufi, abid olup bilgisi olmayan bir tipe dönüştü. Fakat daha sonraları da bilgisi olamayan, ibadeti olmayan ama isim olarak sufi olan bir gelenek ortaya çıktı.

R. Şentürk: Eğitiminizi Hindistan'da tamamladıktan sonra Mısır'a eğitim için mi gittiniz?

A’zami: Evet, dur sana güzel bir anımı anlatıyım; Ben ilkokuldayken arzum ortaokulu mümkün olduğu kadar erken bitirip öğretmen yetiştirme okuluna gidip sonra da ilkokul hocası olmaktı.  Bu benim ilk arzumdu, fakat bu aşamaları geçince Diyobend'e gittim. Diyobend'in ilk yıllarında da bu benim için en üst seviyeydi. Diyobend'i bitirince daha eski ve daha meşhur olan Ezher Üniversitesi'nin olduğunu gördüm. Ezher'e gitmeliyim dedim. Ezher'e gitmek için evde birkaç ay çalışarak biraz para kazanmam gerekiyordu.

R. Şentürk: Diyobent'teki hocalarınız Ezher Üniversitesi'ne nasıl bakıyorlardı? Ezher'i beğeniyorlar mıydı?

A’zami: Çok değil.   

R. Şentürk: Niçin 

A’zami: Çünkü Ezher'i çok modern buluyorlardı. Mevzuları farklı öğrettiklerini düşünüyorlardı.

R. Şentürk: Peki Diyobent ile Ezher arasında ne gibi farklar vardı? 

A’zami: Diyobent'te fıkıhta tefsirde ve hadiste çok eski kitaplara takılıp kaldığımızı görürdünüz. Müzekkirata (ders notları) sahip değildik mesela. Biz sayfalarca kitap okurduk. Öte taraftan Ezher’de insanların çoğu kitap okumazlardı.   

R. Şentürk: Niçin? 

A’zami: Çünkü modernleşmişlerdi.

R. Şentürk: Peki bu daha mı iyi?

A’zami: Yok, öyle olduğunu düşünmüyorum. Modern eğitim sisteminde garip olan bir şey vardır. Hadiste doktorası olan bir kişiye ki bu, konusunda en yüksek öğrenme standardıdır, Buhari'yi okuyup okumadığını sorarsan muhtemelen kapağını bile açmamıştır. Çünkü üzerinde çalıştığı konunun Buhari ile ilgisi yoktur. O halde bir kişi Buhari'de ne olduğunu bilmeden nasıl olur da hadis uzmanı ve doktoru olabilir. Çünkü eğer Buhari'den bir şeyi kontrol etmek istersen onu açar fihristine bakar oradan da belli bölüm ve konu başlıklarına ulaşırsın. Bir cümle oradan bir cümle buradan... Hiç olur mu? Fakat bizim tarzın güzelliği ve zayıflığı, bizim kitabı a’dan z’ye kadar okumamız gerektiğiydi. Zaman çok kısa olduğundan ilk dönemlerde şeyh çok fazla konuşmak zorundaydı. Gereğinden çok fazla açıklamalar yapıyordu.

R. Şentürk: Mısır'a gittiğinizde hayal kırıklığına mı uğradınız yoksa aradığınızı buldunuz mu?

A’zami: Yok hayal kırıklığına uğramadım. Arapçayı ilerletmek böylece daha iyi anlamak ve okumak için gitmiştim.

R. Şentürk: Kültürel farktan dolayı kendinizi yeni bir çatışma ortamında buldunuz mu? Çünkü siz Mısır'daki kültürün Hindistan'dan çok farklı olduğunu söylediniz.

A’zami: Evet farklar vardı ama o zaman bunları pek düşünmedim. Ne yaptıkları ne giydikleri, nasıl giyindikleri, nasıl davrandıkları benim için hiç problem olmadı. Çok iyi arkadaşlarım oldu.

R. Şentürk: Mısır'dan mezun olduktan sonra ne yaptınız?

A’zami: Evime geri döndüm. Benim için çok fazla iş imkânı yoktu Hindistan'da. Çünkü Doktoramı yapmamıştım fakat Arapçam iyiydi, Arapça öğretebilirdim. Mezuniyet derecem yüksek lisans derecesine eşitti. Doktoram olmadığı için Müslüman üniversitelerde ya da diğer üniversitelerde pek çalışma imkânım yoktu.  Daha sonra Katar'da bir iş buldum ve Katar'a gittim. Orada işim Arap olmayanlara Arapça öğretmekti.  Öğrenciler genelde doktor, mühendis ve benzerî meslek gruplarından olan Hindistanlı Pakistanlı ve İngilizlerdi. Onlara günlük hayatta insanlarla diyalogu sağlayacak temel Arapçayı öğretiyordum. Bu benim için başlama noktasıydı. Daha sonra ilkokul hocası oldum.

R. Şentürk: Böylece çocukluk hayalinize kavuştunuz. 

A’zami: Evet. Daha sonra kütüphaneci oldum. Kütüphane ilkokulun içindeydi. Başka bir şeyimiz de yoktu zaten o zamanlar. Yol bile yoktu. Suyu sırtında getirenlerden satın alıyorduk. Böylece kütüphaneci olmuştum. Kütüphane küçüktü. İki tane rafı vardı. Çocukların ödünç almaları için küçük hikâye kitapları vardı. Ama iyi bir başlangıçtı denilebilir. Daha sonra kütüphane inşa edildi. Ve ben halk kütüphanesine tayin oldum. Asıl kütüphaneye geçtiğim zaman kütüphaneyi oluşturmaya başladım. Ben kitaplara düşkündüm, babam kitaplara düşkündü. Alışkanlık haline getirdiğim şeylerden biri de bazı kitaplar getirirdim fihristleri çek ederdim, hangi konuları içeriyor, referanslarına bakardım. Hiç kimse bana hangi kitap iyi, hangisi kötü diyemezdi. Çünkü Buhari, Müslim ve benzerleri bütün İslami kitapları bilirdim sadece yeni çıkmış yayınlar hakkında fazla bilgim yoktu. Bibliyografyaları görmeye alışmıştım. Kitapların dipnotlarına bakardım hangi kitabı daha fazla kullanmış. Bu benim için temel noktaydı. Yazarın hangi referans kullandığına bakardım bunun yanında hangisini daha fazla kullandığını tespit ederdim. Mesela yüz kaynak kullanmış gibi gözüken eserin aslında on ana kaynak üzerinden inşa edildiğini yakalardım. Daha sonra o on kitabı kütüphaneye alırdım. Bu yolla Katar'da güzel bir kütüphane oluşturdum. Sekiz yıl çalıştıktan sonra doktoramı yapmak için Cambridge'e gittim.

R. Şentürk: Başka bir üniversite değil de neden Cambridge tercih ettiniz? 

A’zami: Benim bir arkadaşım orada doktorasını yapmış ve Katar'a geri dönmüştü. Daha sonraları onun tez danışmanı bölgeye ziyarete gelmişti. Danışmanla konuştum ve beni kabul edeceğini söyledi ve ben de Cambridge gittim.

R. Şentürk: Cambridge'de İslami kimliğinizden dolayı mesela sakalınızdan dolayı hiç sıkıntı çektiniz mi?

A’zami: Hiçbir şekilde. İlişkiler mükemmeldi. Serjeant benim son tez danışmanımdı. Evimde beni ziyaret etti. Ben de onun evine gittim. Çocuklarımdan biri hastaydı onu ziyarete geldi. Ben onu görmeye gittim.

R. Şentürk: İngiltere'ye gittikten sonra kültürel bir şok yaşadınız mı?

A’zami: Hayır. Tezimi bitirdiğimde tez danışmanım kullandığım referanslardan birini zayıf telakki ettiğinden, onu birkaç sayfadan sonra okumadı. İtirazda bulundu. Ben tezimde Peygamberin eğitim politikasını yazmıştım, Peygamber'in eğitim politikasının olmadığını iddia ederek itiraz etti. Ben de hayır “O'nun eğitim politikası vardı” dedim. Ona benim küçük bir köy okulunda öğretmenlik yaptığımı ve o küçük okulun kendisine göre bir eğitim politikasının olduğunu kendisinin de Cambridge hocası olduğunu ve üniversitenin de kendine göre bir eğitim politikası olduğunu söyledim. Dolayısıyla her iki politika her ikisine de uygulanabilir. Cambridge politikası hiç kuşkusuz küçük köy okulu politikasına nazaran daha gelişmiştir. Aynen bunun gibi, Hz. Peygamber insanların eğitilmesi gerektiğini söylerken bunu nasıl gerçekleştireceğine dair bir politikası vardı elbette. Fakat tez hocası kabul etmedi.

R. Şentürk: Tez konunuz ne idi? Ve konuyu seçerken belli bir nedeniniz var mıydı?

A’zami: Güzel bir soru. Pakistan'da Pakistan'ın bir İslam Devleti mi yoksa seküler bir devlet mi olacağı mücadelesi devam ediyordu. O günlerde tartışılan sorularından biri de sünnetin değeri ile ilgiliydi. Mevlana Şeyh Ebu'l Ala Mevdudi (ra), ibadetlerde sünnetin önemini anlattığı “Sünnet ki Ayni Haysiyet” kitabını yazdı. Aynı zamanda sünnetle ilgili sorunlar Mısır'da tartışma konusuydu. Mahmut Ebu Reyye Mısır'da sünnet üzerine iki kitap yazdı. Bu mesele üzerine kitap yazanların sünnet hakkında ne iyi fikirleri, ne bilgileri, ne de özel bir bağlılıkları vardı. Onlar bu insanların eski kafalı olduklarını, ilmin nasıl terakki ettiğinin farkına varamadıklarını ve araştırmanın nasıl yapılması gerektiğini bilmediklerini söylerlerdi. Oysa modern araştırma yönteminin şöyle şöyle olduğundan dem vururlardı. İşte bu tartışmalar zihnimde ani bir kıvılcım oluşturdu ve kendi kendime niçin batıdaki bir üniversitede hadis hakkında yazmıyorum dedim. Böylece bu konuda yazanlar hep molla, modern araştırma tekniklerini bilmiyorlar eleştirisini de bertaraf edecektim.

R. Şentürk: Bu sizin bu konuyu tercih etmenizde en güçlü amil olmuş...

A’zami: Evet. Aklıma gelen şey İngiliz Üniversitesi'ne gitmek, bu konu hakkında yazmaktı. Yüzde yüz bu konuda yazabileceğim ve bu fikirlerimi kanıtlayabileceğimden emindim. Bu aynı zamanda bu alanda yapılan ‘sen ilim adamı değilsin bu konuların modern tekniklerle nasıl araştırılacağını bilmiyorsun' eleştirisine de son verecekti. Böylece oraya gittim. Eğer bu eleştiriler olmasaydı doktora yapmayı düşünmezdim. Doktora, ama sünnete hizmet eden bir doktora. Evet, temel neden buydu. Nihayetinde Elhamdülillah bunu başardım. Eğer Arberry‘nin önsözünü okursanız

R. Şentürk: Arberry sizin jüri kurulunuzda mıydı?

A’zami: Her ikisi de. Önce benim tez hocam da oydu. Daha sonra Serjeant ona “A’zami'yi bana ver” dedi. Serjeant'a çok kötü bir mektup yazdım. Bu değişikliğin bazı sıkıntılar doğuracağına dair bazı şeyler yazmıştım. O da bunları ben hallederim dedi. Çünkü benim onunla çalışmamı istiyordu.

R. Şentürk: Neden? 

A’zami: Bilmiyorum, ona sorun. O muhtemelen beni hadis problemi üzerinde etkileyip kazanacağını düşünmüş olabilir. Fakat kendisi “A’zami her şeyde çok iyi ama keçi inadı var, onu değiştiremezsin” demiş.

Hadisin kaydedilmesi, Peygamberin bizzat yaşadığı dönemde başlamıştır. Belli bir kesintiye uğramaksızın aralıksız devam etmiştir. Asla durmamıştır. Bir tek şey vardı, o da insanlar ne vakit hadis aktarırlarsa: “Haddesena” ve “Ahbarana” derler ve onların kitaplarından bahsetmezlerdi. Çünkü onların metoduna göre kişisel kontak önemliydi.

R. Şentürk: Tezinizde neyi kanıtlamaya, neye ulaşmaya çalışıyordunuz?

A’zami: Eleştirilerden biri hadisin çok sonraları yazıya geçirildiği, dolayısıyla insan hafızasının zayıflığından ötürü hadise güvenilemeyeceği ve onun üzerine bir şey bina edilemeyeceği iddiasıydı. Ben de başka bir şeyi kanıtlamaya gittim. Hadisin kaydedilmesi, Peygamberin bizzat yaşadığı dönemde başlamıştır. Belli bir kesintiye uğramaksızın aralıksız devam etmiştir. Asla durmamıştır. Bir tek şey vardı, o da insanlar ne vakit hadis aktarırlarsa: "Haddesena" ve "Ahbarana" derler ve onların kitaplarından bahsetmezlerdi. Çünkü onların metoduna göre kişisel kontak önemliydi. Kişisel kontak olmadan kitaptan öğrenemezsin. Yoksa buna Suhufi derlerdi ve bu da zayıf olarak kabul edilirdi. En önemli şey kitap değil kişisel kontaktır. İlmi, kitaptan değil bizzat, direkt olarak tanıdığın ve güvenilir birinden alıyorsun.  

R. Şentürk: Bu muhtemelen modern kültür ve geleneksel kültür arasındaki farklardan kaynaklanıyor. Çünkü modern kültürde insanlar kitaba, kişisel kontağa ve etkileşime nazaran daha fazla ehemmiyet atfediyorlar. Modern eğitimde öğrenciler hocayla direkt temastan ziyade kitaplar üzerinden eğitimlerini devam ettiriyorlar.

A’zami: Sadece bu değil daha büyük bir neden var. Kitap kâğıt parçasından ibarettir. Kitaptan bilgiyi aldığın zaman yazarın kim olduğunu ve onun nasıl bir insan olduğunu başta bilmiyorsun. Fakat yaşayan insandan, şeyhinden, üstadından bilgi aldığın zaman onu tanıyor, biliyorsun. Ravinin temel tanımı: “en yekûne müslimen âkilen bâliğan hâliyen (sâlimen/selîmen) min esbâbi'l-fıski ve havârimi'l-mürûe”. Demek ki ravide bulunması gereken temel hasletler: 1- Müslüman olmalı 2- Baliğ olmalı 3- Herhangi bir kötü karaktere sahip olmamalıdır. Bu meselenin bir boyutudur. Diğer bir boyutu ise “en yekune dabitan”, yani dosdoğru ve hafızası sağlam olmak. Kitap okuduğun zaman bu niteliklerin hiç birine sahip değilsin.

R. Şentürk: Dolayısıyla kitaptan ravi olmaz.

A’zami: Hayır olmaz. Hoca bir kitabı okuttuğu zaman bunu kitaba değil bizzat hocaya olan güvenden dolayı okuyoruz. Dolayısıyla onun bu işte sorumluluğu vardır.

R. Şentürk: Kitap sadece yardımcı bir araçtır bu hususta.

A’zami: Evet. Hadis ezber yoluyla aktarılırdı. Fakat bundan önce bir evre daha vardır, o da hadisleri kitaptan ezberleme evresidir. Bu tıpkı teravih namazında ezbere okuyan hafızın hata yapmamak için namaz öncesi Kur'an'ı tekrar etmesine benzer. Süfyan bir hadis sorulduğunda kitaba bakması gerektiğini çünkü uzun zamandır kitaba bakamadığını söyler ve hadisi aktarmaz, kitabını istetirdi. 

R. Şentürk: Çalışmalarınıza batılı ve Müslüman ilim adamlarından nasıl tepkiler aldınız? Umduğunuz tepkileri aldınız mı?

A’zami: Alıntı yaptığım birçok Müslüman ilim adamının yazı tarzları bugüne kadar hep zayıf olmuştur. Oryantalistler ise kabul etmiyorlar. Çünkü çürütemiyorlar. Eğer kabul ederlerse davranışlarını değiştirmek zorunda kalacaklar.

R. Şentürk: Peki niçin kabul etmiyorlar ve değişmiyorlar.

A’zami: Çünkü onlar kendi planlarına ve gündemlerine göre yazıyorlar. Eğer tanırlarsa o zaman işin rengi değişecek.

R. Şentürk: Daha sonraları Küttab-ı Nebi (Hz. Peygamber’in kâtipleri) üzerine çalıştınız.

A’zami: Küttab-ı Nebi benim tezimden sonra yaptığım ilk çalışmaydı.

R. Şentürk: Küttab-ı Nebi üzerine çalışma, böyle bir kitap yazmanın özel bir nedeni var mıydı?

A’zami: Sebeplerden biri, insanların çoğunun, hatta iyi Müslümanların dahi Hz. Peygamber’in devleti nasıl yönettiğini bilmiyor oluşları ve hatta hiçbir fikirlerinin olmaması. Peygamberi bir derviş gibi düşünüyoruz, sanki hiçbir sistemli düzenlemesi yokmuş gibi. Peygamber efendimizin biyografisine baktığımızda kâtiplerinden birine “bana üçüncü günde olan her şeyi hatırlat” diyor. Belki bir şeylerin yapılmasını isteyecek ya geçen aydan ertelenen biri işi ya da yeni bir şey yapacaktır. Hz. Peygamber’e her ayın üçüncü gününü ve bu günde yapılması gerekenleri hatırlatmak bu kâtibin göreviydi.

R. Şentürk: Kaç tane kâtip olduğunu tespit ettiniz?

A’zami: 60’tan fazla olduğunu tespit ettim. 70’e kadar ulaşacağımı düşünüyorum inşallah.

R. Şentürk: Bu çalışmadan sonra sizin iyi bilinen çalışmanız Schaht'a yazdığınız reddiyedir. Hangi nedenler size bu kitabı yazdırdı?

A’zami: Hayır, aslında bundan önce Arapça olarak Menhecu'n-Nakd inde'l-muhaddisîn'i yazdım.

R.Senturk: Evet doğru. Niçin bu kitabı yazdınız?

A’zami: Zihnimdeki en önemli soru, İbn Main ve Buhari gibi muhaddisler bu hadis zayıf ya da bu hadis sahih dediklerinde, bunun için nedenleri neydi ya da bunun için herhangi bir kriterleri var mıydı? Bu araştırmanın sonunda ufkumu bütünüyle açan bir hakikatle karşılaştım. Bunun, bugün hala daha iyisi bulunamamış ve şu ana kadar kullanılmış metotların en teferruatlısı olduğunu gördüm. Mekke'de mastır öğrencilerine bu konu hakkında birkaç konferans verdim. Ve öğrencilerime - birçok büyük İslam âliminin Hac için uğraması açısından Mekke çok verimli bir yerdir- lütfen gidin ve Mekke'ye gelen bu âlimlere “muhaddislerin mevzuları incelerken kullandıkları metot neydi?” diye sorun dedim. Nihayetinde hiç birinin bu konu hakkında pek düşünmediklerini gördük.

R. Şentürk: Bir çeşit sosyolojik anket yöntemi kullanmışsınız.

A’zami: Kalplerine doğduğu, öyle ilham aldıkları gibi cevaplar verilmişti. Ama o zaman aklımda çok farklı bir şey vardı. Ondan sonra bu konuda ders verdim ve onu geliştirdim. Bu İbn-i Main'in hikâyesiydi. İbn-i Main çok meşhur bir âlimdi. O, Hammâd'ın kitaplarından birini Hammâd'ın en az meşhur olan öğrencisine okumak için gitmiş. Aslında bu temel seviyeyi okuyup bitirdikten sonra, daha düşük bir seviye için gitmek gibi bir şey. Çok büyük bir şeyh küçük bir insana gittiği zaman bir şeyler yanlış gidiyor demektir. Hammâd'ın öğrencisi “Kitabı okudun mu” diye sormuş.  O da “Ben yüzde 17’sini sen de yüzde 18’ini okumuşsun” demiş. Hammâd'ın talebesi ona “Bu ne anlamsız şeydir, sen yüzde 17’sini ben de yüzde 18’ini okumuşuz. Hem ben Hammâd'ın en önemsiz, en tanınmayan öğrencisiyim niye bana geliyorsun” demiş. İbn-i Main’in cevabı çok daha enteresan: “Hammâd yanlış yaptı ve onun öğrencileri buna ek olarak daha başka hatalar yaptılar. Ben de Hammâd'ın hatalarıyla öğrencilerinin hatalarını birbirinden ayırmak istiyorum. Eğer okuduğun kısımda hatalar genel hatalarla örtüşüyorsa demek ki bu hatalar Hammâd'ın hatalarıdır. Fakat şayet bazı talebeleri yanlış yapmaz bazıları yaparsa demek ki büyük ihtimalle bu hatalar talebelerin hatalarıdır, hocayla ilgisi yoktur.” Araştırmaları sonunda Hammâd'ın 60 veya 70 talebesini alarak onlardan elde ettiği verileri karşılaştıracak ve kimin nerede, nasıl ve kaç tane hata yaptığını büyük bir oranda tespit edecek, belirleyecektir. Bu tıpkı öğrencilerin notlarını belirleyip, toplayıp sonra da ortalamasını tespit edip notunu vermek gibi bir şeydir. Böylece hocanın hangi hataları yaptığını ve hangilerini öğrencilerinin eklediklerini tespit etmiş. Okuduğum zaman bu olay beni çok etkilemişti.

R. Şentürk: Bu kitaptan sonra Schacht'ı eleştiren kitabınızı yazdınız? Niçin Schacht'ın önemli olduğunu düşündünüz?

A’zami:  Schacht dönemin en iyisiydi ve hâlâ bugün bile önemli biridir. Herkes Schacht'tan alıntı yapıyordu.

R. Şentürk: İnsanlar niçin onu bu kadar önemsiyor ve alıntı yapıyorlardı? Ve siz niçin onu eleştirdiniz?

A’zami: Çünkü o bütün Müslüman ve Müslüman olmayan ilim adamlarına liderlik yapıyor ve onları yanlış yönlere sürüklüyordu.

R. Şentürk: Bu kitabınızda neyi tartışıyordunuz?

A’zami: Ben onun kitabını okuduğum zaman önce bütün referanslarını gözden geçirdim. Ve bunların ne kadar sahih olduklarını tespit ettim. Alıntılarının referanslardan gelmediğini, sahih olmadıklarını, kasti olarak ya da farkında olmadan çalıntı yaptığını tespit ettim. O “şu hadis şu şu nedenlerden dolayı şu ve şu hadisler arasından uydurulmuş çünkü buna dair sadece bir referans var” dediği zaman ben buna daha başka referanslar getirerek onun yanıldığını gösterdim.

R. Şentürk: Daha sonra History of Quranic Text ‘'(Kur'an Tarihi) adlı kitabınızı yazdınız. 

A’zami: Evet.

R. Şentürk: Bu sizin Hadis'ten başka bir alana geçtiğinizi mi gösteriyor?

A’zami: Bundan önce edit ettiğim fakat burada bahsi geçmeyen bir kitap daha vardı: Sahihu İbni Huzeyme. Bu kitap Topkapı sarayında bulunan nadide el yazması bir kitaptı ve kimse ondan haberdar değildi. Ben onu keşfettim elhamdülillah. Sonra da onu yayınladık. Aynı zamanda İmam Malik’in Muvatta'ını da neşrettim. Şu ana kadar yedi bölüm basıldı. Bu kitapta Beşşar Maruf'u eleştirdim. O, İmam Malik'in hadisteki kelimeleri değiştirdiğini söylüyor. Bunun tümüyle saçma olduğunu gösterdim. Birkaç kitap daha vardır...

R. Şentürk: Derlemek için Muvatta'ı niçin seçtiniz?

A’zami: Aslında Amerika'da, New York'tayken bunu yapmam rica edildi. Ben de yaptım. Bu meseleye karşı hassasiyetim de vardı.

R. Şentürk: Bundan sonra Hadis'ten Kur'an'a döndünüz.

A’zami: Toby Lester Atlantik Monthly (1999) dergisindeki makalesini yazdığı zaman, o zaman birinin meydan okuması gerekiyordu ve ben de meydan okumaya başladım. Şunu düşünmüştüm, eğer sadece Kur'an hakkında yazarsan, onaylayacaklar, onaylamayacaklar ya da şöyle daha iyi olur diyecekledir. Dolayısıyla onları da alana çekmem gerekiyordu. Acaba onların kitapları nasıl? Onların kitaplarıyla bizimkini karşılaştırman gerek. Bundan sonra ben de Eski Ahit ile Yeni Ahit'i okumaya başladım. Çok etkileyiciydi.       

R. ŞentürkVahyedilişinden Derlenişine Kur'an Tarihi'adlı kitabınıza bakarak sizin hadis çalışmalarından Kur'an çalışmasına geçtiğinizi anlıyoruz. Bu sizce de mi öyle eğer öyleyse neden?

A’zami: Aslında bu çok büyük bir değişiklik değil benim açımdan. Çünkü bizim bütün kitaplarımızda her zaman Kitap ve Sünnet’i bulursun. Bundan dolayı Kur'an-ı Kerim ve Peygamberimizin sünneti genelde birlikte ifade edilmiştir. “Fi'l-Kitâbi ve's-Sünne, Raeynâ fi'l-Kitâbi ve's-Sünne”. Çünkü Sünnet, Kur'an'ın açıklamasıdır. Dolayısıyla birini diğerinden ayıramazsın. Dikkatimin çoğunu sünnete ve özellikle oryantalistlere yoğunlaştırdım. Toby Lester “Kur'an Nedir” adlı makalesinde çoğunluğunu Yahudi, Hristiyan ve revizyonist okuldan oluşan bir düzine yeni isimler getirdi. Müslümanların buna tepkili olmalarını bekliyordum. Müslümanların akademik çalışmaları çok çok azdı zaten. Dolayısıyla bu makaleye sadece üç tane reddiye yazıldı. Bana göre bunlar da çok zayıftı. İsimlerini burada zikretmeyeceğim.

R. Şentürk: Gazali şöyle diyor “Eğer hakkı savunanlar zayıfsa batıl avamın nazarında hakmış gibi algılanır”.

A’zami: Benim bu meydan okuyuşuma karşı inançlar arası diyalog düzenleyen bayanlardan biri ilişkilerin devam ettiği böyle bir dönemde bu tür tartışmanın uygun olmadığını söyledi.

R. Şentürk: Meselenin farkında mıydılar?

A’zami: Hayır, bilgileri yoktu. Eğer bilginiz yoksa meydan okuyamazsınız. Ben de bu meseleyle ilgilenmeye karar verdim. Başladığım zaman Yeni ve Eski Ahit hakkında çok az bilgim vardı. Sonra okumaya başladım. Yahudi ve Hristiyanların kitaplarının nasıl meydana geldiğine, nasıl muhafaza edildiğine ve eğer değişlik varsa farklı yazmalarda bunların neler olduğuna dikkat çekmemiz gerektiğini düşündüm. İşin doğrusu bu süreçte birçok değerli ilim adamını tanımış olmak heyecan vericiydi. Öte taraftan Eski Ahit ve Yeni Ahit’teki çok net değişikliklerin yoğun bir şekilde ikinci yüzyılda meydana geldiğini gördüm.

R. Şentürk: Her şeyden önce Kur'an'a böyle bir saldırının ve bu saldırının zamanlamasının  arkasındaki asıl niyet neydi?

A’zami: Bu belli bir politik amaca ulaşmak için kullanılan bir tekniktir. Çünkü Kur'an'a ve hadise saldırma, politik ihtiyaçlardan kaynaklanmaktadır. Daha önce söylediğim gibi hicretin ilk yıllarından yedinci yüzyıla ve on üçüncü yüzyıla oradan da on sekizinci yüzyıla kadar temel amaç belli bir duvar örerek Hristiyanların Müslümanlaşmasını önlemektir. Bunun için mesela Kur'an'ı, onu okuyana "bu nasıl lüzumsuz bir kitaptır" dedirtecek tarzda tercüme ediyorlardı. Çok meşhur Protestan lider Martin Luther, iki düşmanı olduğunu söylüyordu: “Biri Orta Avrupa'daki birçok Hristiyan topluluğu işgalleriyle Müslümanlaştıran Türkler; diğeri de Papa”. Dolayısıyla iki İsa karşıtı vardı onun için. Biri Papa, diğeri de Türkler ve onların kitaplarıydı.

R. Şentürk: Siz bu saldırıların tarihsel bir temeli olduğunu söylüyorsunuz.

A’zami: Tarihsel kökleri olan ama politik planlardan azade olmayan...

En şeditleri Wansbrough idi. İki kitap yayınladı: Biri “Kur’an Tarihi”. Bu kitabında Wansbrough Kur’an’ın üçüncü yüzyılda değişik yerlerden gelen Müslümanlar tarafından derlendiği ve yazıldığını kanıtlamaya çalışıyordu. Herhangi bir kaynak ya da referans veriyor muydu? Hayır!

R. Şentürk: Bu planları hâlâ devam ediyor mu?

A’zami: Hayır değişiyor. Neden değiştiğini izah edeceğim. Bana göre tabi. 19. yüzyıl başlarında nerdeyse bütün Müslüman ülkeler sömürgeleştirildi. Müslümanları Hristiyanlaştırmaya daha sonra İslam'a saldırmaya başladılar. Onlardan biri de “Muhammed Yahudilikten Ne Aldı”yı yazan Yahudi Abraham Geiger’di. Bunun gibi daha birçok kişiden bahsedilebilir. Bu tarz saldırılar onların temel hareket noktalarıydı. Söyledikleri şeyler Hz. Muhammed (sav)'in yeni, orijinal bir şey getirmediği, peygamber olmadığı, getirdim dediklerini Yahudilikten ve Hıristiyanlıktan aldığı gibi şeylerdi. Böylece bu dönemde de Kur'an'a, İslam'a ve hadise politik ve tarihsel bir oyunla saldırdılar. Bir kitap yazan Yehuda Nevo gibi insanlar Müslümanların Suriye'de, Filistin'de, Irak'ta ve buna benzer yerlerde hiçbir savaş kazanmadığını söylemeye başladılar. Fakat Müslümanlar oradaydı, bu nasıl oluyordu? Hatta Hz. Peygamber'den birkaç yıl sonra Müslümanlar oraları kontrol etmiş ve yönetmişlerdi. Bunun böyle olduğunu dönemin Müslüman olmayan kaynakları da anlatıyorlar. Fakat onlar yok bunların hepsi yanlış diyor. Peki, doğrusu nedir? Romalılar burada lüzumsuz para kaybediyorlarmış ve ekonomilerine gereksiz yük oluyormuş, zaten pek de buralarda ordu tutmuyorlarmış ve buraları savaş olmadan Müslümanlara bırakmışlar.

R. Şentürk: Bu Revizyonistlerin İslam tarihine bakış açısı, İslam tarihini yeniden yazıyorlar.

A’zami: Evet, İslam tarihini yeniden yazıyorlar. Bir diğeri Norman Calder'dir. Yeni bir teori ortaya attı. Bu teoriye göre birinci ve ikinci yüzyılda Müslüman yazarlar tarafından hiçbir yazma ve derleme yapılmadı. İkinci yüzyılda yazıldığı söylenen İmam Malik'in Muvatta'ı ve benzeri kitaplar ancak üçüncü yüzyılın ikinci yarısında yazılmışlardır. Bu kitap imam Malik'in ölümünden yüz yıl sonra derlenmiştir. Aynı şeyler imam Yusuf, İmam Şafi ve benzerleri için de söylendi. Dolayısıyla bütün Müslüman halk ve Müslüman âlimler imam Şafi kitap yazdı, Şeybani kitap yazdı, İmam Yusuf çalışma derledi, İmam Malik kitap yazdı dediklerinde yalan söylüyorlar. Bunların hepsi yanlış. Böylece birinci ve ikinci yüzyıla ait bütün literatürümüz de süpürülmüş oluyordu. En şeditleri Wansbrough'ydu. İki kitap yayınladı. Onlardan biri Kur'an Tarihi idi. Bu kitabında Wansbrough Kur'an'ın üçüncü yüzyılda değişik yerlerden gelen Müslümanlar tarafından derlendiği ve yazıldığını kanıtlamaya çalışıyordu. Herhangi bir kaynak ya da referans veriyor muydu? Hayır!

R. Şentürk: Burada bir değişikliğin olduğunu gözlemliyoruz. İlk zamanlar Hz. Peygamber'in Kur'an'ı Yahudilik ve Hıristiyanlıktan ödünç aldığını iddia ederlerken.

A’zami: Evet ama Kitap bu dönemde hâlâ Hz. Muhammed (sav)'in...

R. Şentürk: Evet, Kitap O'nundur diyorlardı. Fakat şimdi de bunu değiştirerek bu kitap hicri üçüncü yüzyılda bir gurubun ortak çalışmasıdır diyorlar. Burada büyük bir değişiklik var.

A’zami: Evet büyük bir kayma var. Şimdilerde de Hz. Peygamberin siretinin üçüncü yüzyılda Müslümanlar tarafından hayal edildiği şekilde yazıldığını iddia ediyorlar. Dolayısıyla “Bu Peygamberin orijinal, gerçek sireti değil, hicri üçüncü yüzyıldaki Müslümanlar peygamberi nasıl tahayyül etmişlerse öyle yazdıkları bir tasvirden ibarettir” diyorlar.

R. Şentürk: Üç asır sonra Müslümanların tarihsel bir figür vücuda getirdiklerini söylüyorlar.

A’zami: Evet, Motzki'nin siretin kaynaklarının orijinalliği ve Peygamberin hayatı üzerine bir kitap yayınlaması çok ilginçti. İsrail'den ve diğer yerlerden birçok Yahudi yazara karşı o bu iddiaların çıkmazda olduğunu söyledi. Bazıları Muhammed (sav) diye bir kişi yok dediler; bazıları da olabilir ama tarihsel olarak hakkında bir şey bilmek imkânsızdır diyorlardı. Bazıları Peygamberin biyografisinin yazılamayacağını bazıları da belli metotlar takip edilerek yazılabileceğini söylüyorlardı. İsviçre Ulusal Fonu üç yıllığına -2002’den 2005’e kadar- Peygamber’in sireti hakkında kitap yazılması için fon ayırdı. Ve meseleyi tekâmül ettiğini iddia eden yazarlar -ben çok önceleri, 27 yıl önce, Hz. Peygamber’in sireti hakkında yazılan ilk kitabın Meğazi ibn Zübeyr olduğunu söylemiştim- sevmedikleri iddialarına ters giden bir kaynakla karşılaştıklarında bu kaynağı reddediyorlar, yok sayıyorlardı. Müsaade edin size Hudeybiye Barış Antlaşması’ndan örnek vereyim. Bazı Müslümanlar bütün suyun müşriklerin elinde olduğu hususunda Hz. Peygamber’e şikâyette bulunuyorlar. Sadece bir kuyu vardı o da nerdeyse kurumak üzereydi. Bunun üzerine O, abdest aldı ve bu abdest suyunu kuyunun içine döktü ve hafızlarından birine okunu vererek aşağı inmesini ve kuyunun dibini kazmasını istedi. Söylenilen yapılınca sular çoğalıyor herkes içme ve yıkama için orada oldukları müddetçe su alıyorlardı. Bu Avrupalı yazarlar sahabeleri okuduğun zaman onların Peygambere pek ihtimam etmedikleri onların nazarında Peygamberin normal sıradan bir insan olduğunu söylüyorlardı. Dolayısıyla Peygambere hürmet edildiğinden ya da mucizeden bahseden bir kaynak mevzu bahis edildiğinde bu sonradan yazılmış, uydurulmuş bir eser demekti onlar için. Buna cevap yazdım. Her şeyden önce hürmet, ihtiram meselesinin çok lüzumsuz bir mesele olduğunu, çünkü Allah Teala “Biz seni yalnızca âlemlere rahmet olarak gönderdik” ve “Senin şanını yücelttik” diyor. Allah zaten O’na çok yüksek bir paye veriyor, O'nun insanların ihtiramına ihtiyacı yok ki! Eğer bu mucize olarak telakki ediliyorsa, Hristiyanlıkta her gönderilen şey mucizedir. Hıristiyanlıkta durum böyleyken ne olmuş yani Hz. Peygamber küçük bir mucize göstermişse? (gülüyor) Niçin itiraz ediyorsunuz?

R. Şentürk: Sizin kitabınız "Quranic Text" böyle bir ortamda doğdu. 

A’zami: Evet.

R. Şentürk: Peki bu kitabın temel tezi nedir?

A’zami: Bu kitabın temel tartışması, Peygamber'e vahiy gelmeye başladığı zaman onu nasıl muhafaza ettiği, hangi metotları kullandığıyla ilgilidir. Kullandığı yöntemlerinden biri vahiy gelir gelmez benim çalışmalarıma göre 60 tan fazla olan vahiy kâtiplerinden birini çağırarak yazdırmasıdır. Yazdırdıktan sonra, Zeyd Bin Sabit'in naklettiğine göre, kâtibinden onu kendisine okumasını istiyor, eğer yazıda bir hata oluşmuşsa onu da düzeltiyor. Bundan sonra da iki şey yapıyor. Derlediği Mushaf’ı topluma sunuyordu, Mushaf açıkta olacaktı ve ondan her kim bir kopyasını yapmak ya da almak isterse alabilirdi. Maalesef bu son kısımdan kitabımda bahsedemedim, fakat çok yakında çıkacak olan ikinci baskısında bu kısım da olacaktır. Anında topluma veriliyordu, ondan kopya yapmak isteyenler yapabiliyorlardı. Hz. Peygamber daha sonra cemaate gider, yeni inen Kur'an ayetlerini onlara okurdu. Daha sonra mescitte toplanan bayanlara gider kendine inen yeni vahyi onlara da okurdu. 

R. Şentürk: Yani herkes inen vahiyden haberdardı. Kapalı bir mekânda kimsenin haberi olmadan yazılan bir şey değildi. En küçük bir parçası anında açıklanıyordu.

A’zami: Evet.

R. Şentürk: Peki, toplumda inen ayetleri ezberlemek ya da öğrenmek için dini bir koşul ya da bir gereksinim var mıydı?

A’zami: Evet vardı. Çünkü bu Allah'ın kelamıdır deniliyordu. Ve insanlar da buna içten inanıyorlardı.

R. Şentürk: Demek bir motivasyon vardı.

A’zami: O dönemde herkesin yazma bilmemesine rağmen Kur'an'ın bir kopyasını almak istemeleri çok muazzam bir şey. Hicretin altmışlı yıllarında, nerdeyse yarım asır sonra, ölmüş olan Abdullah İbn-i Abbas'ın (ra) son zamanlarında insanların Kur'an'ı alıp satmaya başladıklarını biliyoruz. O bu durumun yeni bir şey olduğunu eskiden böyle bir şeyin olmadığını söylüyor. İlk zamanlarda nasıl yazılacağını bilmeyen birileri Kur'an'ın bir kopyası ya da bir bölümüne sahip olmak isterlerse, yazma için gerekli malzemeleri temin etmek suretiyle, yazmasını bilen ve gönüllü olan birilerine yazdırırlardı. Eğer, farz edelim, o kişi yazmayı bırakmışsa, başka herhangi biri gelerek onu tamamlardı. Dolayısıyla yazması olmayan Müslüman topluluğun Kur'an'ın bir nüshasına sahip olmak istemesi çok büyüleyici bir durum.

R. Şentürk: Müslümanların vahyi yazmak ve onu paylaşmak istemesinin sayısız nedenleri vardı. Allahın rahmetine mazhar olmak için onu yazıyorlardı.  Ayrıca...

A’zami: Ezberliyorlardı.

R. Şentürk: Ezberlemek çok önemliydi. Ya nokta ve harekeleri nasıl hallediyorlardı?

A’zami: Hayır nokta ya da vurgu imi kullanılmıyordu.

R. Şentürk: Çünkü noktasız ayırmanın mümkün olmadığı benzer harfler var.

A’zami: Evet, biliyorum. Değişik yerlerde keşfedilen Nabati nüshalarında belli karakterlerinde nokta kullanıldığını görürüz. Müslümanların noktaları Nabatiler'den aldığını söylüyorlar. Eğer Nabatiler'den almışlarsa, noktalama sistemi yok demektir. Ve İslam devrinde, hicretin 22. yılında yazılan papirusler var. A. Grohmann noktası olan birçok karakterin olduğunu gösterdi. Bu, noktanın bilindiği ve kullanıldığı anlamına gelmektedir. Fakat Müslümanlar bunu kullanmıyorlardı. Aslında Ebu'l-Esved ed-Düelî vurgu imlerini 1. asrın ilk yarısında türetinceye kadar bilinmiyordu. Bu tarihten sonra bilinmeye başlandı. Bilinmesi gereken şey insanların yazılan kaynaklardan okumuyor olduklarıdır. Hz. Osman bile birçok Kur'an nüshasını birçok şehre ve bölgeye gönderirken, her nüshanın yanında bütün Kur'an'ı ezbere bilen bir Kari gönderdi. Onlar da Kur'an'ı Hz. Ali ve Hz. Zeyd bin Sabit gibi büyük sahabelerden öğrenmişlerdi. Kariler de duruma göre hem ezberleri hem de kitabın yardımıyla yeni insanlara öğretiyorlardı. Çünkü insanlar birçok yerini anlamıyorlardı. Bir rivayete göre, eğer insanlar okurken bir hata yapar, fakat bu hata anlam düzeyinde rahmeti gazaba gazabı rahmete çevirmediği müddetçe pek bir şey olmaz. İnsanlar şaka yapıyorlar. Ama ben bunun çok büyük bir rahmet olduğunu düşünüyorum. Çünkü Kur'an'ı ezberden okurken aniden, bir ayetin diğer süredeki bir ayete benzemesinden dolayı, bir sureden diğer bir sureye atlayabilirsin. Eğer okurken yaptığın hatalardan dolayı cezalandırılacaksın denilseydi, hiç kimse Kur'an önünde olmadan okumayacaktı. Büyük hafızlar bile hata yapıyorlar, bir sureden diğer bir sureye atlıyorlar. Dolayısıyla anlam değişmediği müddetçe yapılan hataların pek büyük bir problem teşkil etmemesi Allah'ın büyük bir lütfudur.

R. Şentürk: Kitabınızın başlığında belirtildiği gibi, kitabınız Kur'an'ın Yeni ve Eski Ahit'le yapılan karşılaştırmalı bir çalışmasıdır. Sadece Kur'an'a yoğunlaşmak yerine neden böyle bir şeye ihtiyaç hissettiniz? 

A’zami: İslam'a ve Kur'an'a saldıranların hemen hemen hepsi batılı Yahudi ya da Hristiyanlardı. Dolayısıyla ben de onların kitaplarını bugüne kadar nasıl koruduklarını görmek istedim. Ve karşılaştırdım hepsi bu kadar. Onların kitaplarına baktıktan sonra meselenin güzel tarafı, bu bölümde bir tane hariç İslami kaynak kullanmayışım...

R. Şentürk: Tümüyle Yahudi ve Hıristiyan yazarlara dayanarak yazdınız.

A’zami: Evet, tümüyle. Onlar açıkça kitaplarında tahrifin olduğunu kabul ettiler. Ortodoks ve Ortodoks olmayanlar İncil'i tahrif etmişlerdir. Her iki gurubun dahli vardır.

R. Şentürk: Şu ana kadar bütün kitaplarınızdan bahsettik. Şimdi ben Müslüman ya da gayrimüslimlerin yaptığı hadis çalışmaları hakkında sormak istiyorum. Böylece bu çalışmalar hakkında düşüncelerinizi de almış oluruz. Müslümanların özelliklede Diyobent'teki hocaların hadis sahasına katkılarından bahsedebilir misiniz? Çünkü siz onların Hadisi fıkıh ve Tasavvuf ile beraber ele aldıklarından bahsetmiştiniz? Nasıl bir katkıda bulundular? Ve Diyobent'te en önde gelen isimler kimlerdi?

A’zami: Birçok isim var fakat eğer şu anda dönüp onlar hakkında konuşursam haksızlık yapmış olurum. Bunun çok önemli nedenleri var. 50 yılı aşkın bir süreyi oryantalistlerle beraber geçirdim. 

R. Şentürk: Size oryantalistler hakkında ayrıca soracaktım zaten.

A’zami: Hayır, Hanefi okulunun hadise katkıları hakkında oldukça fazla bilgiye sahibim, fakat nerdeyse elli yıldır bu kitaplara hiç dokunmadım. Yoksa...

R. Şentürk: Fakat en azından kitapların isimlerinden bahsedebilir misiniz?

A’zami: Mevlana Enver Şah Kaşmiri (ra) tarafından yazılan Feyzu'l-Bari; Mevlana Şabir Ahmet Osman'ın (ra) Fethu'l-Mulhim Şerhu Sahih-i Müslim'i ve Seharenfuri'nin Bezlü'l-Mechud'u. Ve Ebu Yusuf Binnevri tarafından yapılan Tirmizi şerhi, daha niceleri. İsmi zikredilmesi gereken birçok kişi var fakat sadece isimlerinin söylenmesi yeterli değildir. Niyetim, eğer Allah bana güç verir ise, bu konuda karşılaştırmalı bir çalışma yapmak.

R. Şentürk: İnşallah.

A’zami: Yusuf Binnevri ,Tirmizi'nin bölümlerinden 6 ya da 10 kadarına sahip. Bunun yanında Tuhfetul Ahvezi'nin 4 bölümüne sahip. Bu arada Tuhfetul-Ahvezi'nin yazarı benimle aynı şehirden. Aynı zamanda babamın hocası sayılır. Fakat yeni selefilerin olduğu kadar sert değildi. Bu alana gerçek katkı bu kitap 5 bölümdü yok şu kitap 10 bölümdü demek değildir. Bir iki meselemiz ele alınmalı bunların nasıl ele alındıkları karşılaştırmalı olarak incelenmelidir. 50-60 bölümden müteşekkil İlau's-Sünen.

R. Şentürk: Bu arada bu Türkiye'de çok iyi biliniyor. Bize biraz İlau's-Sünen'in yazarı Tehanevi'den bahseder misiniz?

A’zami: Aslında Eşref Ali Tehaveni (ra) benim ilk zamanlarımda en büyük sufiydi. Halka diye çağrılırdı bilmiyorum burada kullanılıyor mu? Halkay-ı Tehavani.

R. Şentürk: Burada Zaviye diye adlandırıyoruz… Ya Nedvi ailesi? Türkiye'de çok iyi tanınıyorlar.

A’zami: Nedvet'ul-Ulema bir okuldur. Bu okul Luknow'da kurulmuştur. Nedvet'ul Ulema ve Diyobent arasındaki fark, Nedvet'ul-Ulemanın Arapçaya çok fazla önem veriyor olmasıdır. Dolayısıyla oradan mezun olanlar Diyobentten mezun olanlara nazaran Arap edebiyatını çok daha iyi biliyorlar. Fakat kaynaklar, İslami gelenek düşünüldüğü zaman, Diyobent kadar başarılı oldukları söylenemez. Nedvet'ul Ulema'dan mezun olan herkese Nedvi derler.

R. Şentürk: Ebu'l Hasan En-Nedvi ve yazdıkları hakkında ne düşünüyorsunuz?

A’zami: Onun yazıları çok ama çok güzel. Peygamber ve İslam hakkında yazdıklarını okuduğun zaman çok samimi hislerle yazdığını hissedersin. Ben Mısır'a gitmeden önce o da Mısır'a gitmiş. Onun yanında bulunmuş olanlardan biri bana çok yakın biriydi. Ben "Mevlana ben Mısır'a gitmek istiyorum bu konu hakkında tavsiyen nedir" diye ona bir mektup yazdım. Çok fazla vaktim yoktu. Bekleyemedim. Bundan dolayı cevap alamadım. İki yüz kilometre uzaklıkta olduğunu biliyordum. Bir tren bileti aldım ve onu görmeye gittim.

R. Şentürk: Çok enteresan.

A’zami: Daha önce onu hiç görmemiştim. Birkaç insan odada oturuyordu, Mevlana Hasan Nedvi'yi görmek istediğimi söyledim. Çok heybetli bir adam bekliyordum; fakat çok sade bir insandı. Bana “Sen kimsin ve ne istiyorsun” diye sordu. Ben de adımı ve ne için buraya geldiğimi söyledim. Kendisine mektup yazdığımı fakat cevap alamadığımı söyledim. Fakat “Sana cevap yazıldı ve gönderildi” dedi. Konuşanın onun kâtibi filan olduğunu düşündüm, “Hayır” dedim, “Cevap bana ulaşmadı”. O da “Muhtemelen sonra ulaşır” dedi. Ondan sonra bana bu kişinin Ebu'l Hasan en-Nedvi olduğu söylendi. O bana Mısır'a gitmeden önce belli bir süre Nedve'de kalıp kalamayacağımı sordu. Ben Ezher delisi olmuştum, başka bir şey düşünmüyordum. “Ezher'e gideceğim” dedim.

R. Şentürk: O zahitti.

A’zami: Haddizatında onun kadar zahit olan başka bir insan görmedim. Bir Ramazan günü evine gittim, misafirleri vardı. İftarda gelen yemekler o kadar düşüktü ki fakirler ve dilenciler bile kabul etmezlerdi. Eğer milyoner biri olmak isteseydi insanlar ona çok para veriyorlardı. Fakat o bunları hiçbir zaman kendisi için kullanmadı. Sadece Hasan en-Nedvi değil, daha birçok zahit kişi vardı. Bazıları etrafındaki bazı insanlar tarafından istismar edildiler. Bu bir trajedidir.

R. Şentürk: Hindistan'da Müslüman din adamları arasında bu tür züht, alçak gönüllü bir hayata sahip olmak bir gelenek miydi?

A’zami: Evet, çoğunlukla alçak gönüllüydüler, fakat herkes her zaman öyle değildi.

 

Yorumlar

 
Bu yazıya henüz yorum yapılmadı. İlk yorumu siz yapmak için tıklayın.