Dosyalar
Hz. Peygamber ve Çocuk
 

Elimden Ne Gelir?



İçinden geçtiğimiz bu imtihanda; kalbi ölmemiş, aklı sömürgeleşmemiş, vicdan sahibi herkes, aklına güvendiği kişilere samimiyetle “ben ne yapabilirim” ya da “ne yapmalıyım” diye soruyor. Bu varoluşsal soruyu asıl sorması gereken, karar verici mevkilerde oturanları bir yana bırakıp, sıradan insanın yürek yangınına çare olabilecek cevaplar üzerinde düşünmeyi deneyelim.

Öncelikle, “Elimden ne gelir” sorusunun bir yandan kişinin kendini bugüne kadar hangi noktaya getirdiğiyle, yani kendini hangi konuda, ne kadar geliştirdiğiyle ilgili olduğuna dikkat çekelim. Yani, elinden ne geleceği senin “ne” olduğuna bağlı. Ne bilirsin, hangi konumdasın, yeteneklerin neler, enerjin ve gücün hangi boyutta, mücadeleci ve cesur musun, yoksa korkak ve kaçak güreşen bir karakterin mi var? Bu sorulara dürüstçe cevap verdiğinde, elinden ne geleceğini de kimseye sorma ihtiyacı duymadan bilmiş olursun. İnsanın ne yapacağını bilmez halde ortada kalıvermesi biraz da o güne kadarki hayatını boşuna harcamış olmasındandır. Şairsen şiir yaz, mühendissen teknoloji geliştir, zenginsen yardım et, genç ve dinamiksen yaratıcı eylemler organize et. Diğer yandan, ilk bakışta çok samimi görünen “elimden ne gelir” sorusu -biraz da soranın ses tonundan anlaşılacak şekilde- sonuca ulaşmayı sadece elimizdeki güce bağlı görmesi nedeniyle son derece profan bir sorudur. Yani “gücümüz neye yeter” veya “elimizden bir şey gelmez” gibi karamsar bir çaresizliği de içinde barındırır. Bu yönüyle, insanın yapabileceklerini sadece bu dünyada başarıya ulaşıp ulaşamamasıyla ölçen son derece dünyevi, seküler bir sorudur.

Peki ne yapacağız? Bu sorunun çok klişe bir cevabı var: Kendimizi ve potansiyelimizi iyi tanıyacağız. Hayallerimizi korumak ve üzerinde çalışmaya devam etmek kaydıyla gerçeklik dünyasında hangi boşluğu doldurabileceğimize odaklanacak ve orayı dolduracak, sonra da o noktayı bir siperi bekler gibi koruyacağız.

Ayrıca, elimden neyin gelip gelmeyeceğine kim karar verecek, bunu neye göre ve nasıl ölçeceğiz meselesi var ki konuya buradan başlamak daha isabetli olabilir. Elinden neler gelebilirdi de gelmiyor ve bunun sebebi ne, bunu tam olarak kim bilebilir? Kendi gücümüzü ölçmek için hangi mikyası kullanacağız da nereden sonra gücümüzün bittiğine karar verip “Buraya kadarmış” diyeceğiz? Bunu aklımıza danışarak mı, duygularımızı dinleyerek mi, yoksa çevremizden gelen uyarılarla mı anlayacağız? Bir ölçek kendini ölçebilir mi? Çoğunluk gördüğümüz odur ki ya haddinden fazla değer yükler helak ederiz kendimizi ya da gücümüzü küçümser, ıskartaya çıkarırız ömrümüzü. Bir türlü denk düşüremeyiz ağırlığımızı bulunduğumuz yere. Ya büyük geliriz münasip görüldüğümüz mevkilere yahut ne kadar şişinsek dolduramayız çöküp kaldığımız makamları.

Peki ne yapacağız? Bu sorunun çok klişe bir cevabı var: Kendimizi ve potansiyelimizi iyi tanıyacağız. Hayallerimizi korumak ve üzerinde çalışmaya devam etmek kaydıyla gerçeklik dünyasında hangi boşluğu doldurabileceğimize odaklanacak ve orayı dolduracak, sonra da o noktayı bir siperi bekler gibi koruyacağız.

Âcizane kanaatime göre, kişinin kendini bilmesi yetmez, bir de kader kısmet denilen faktör var ki ne yapsan ötesine geçemezsin. Bu noktada yüreğimize su serpen şey, bizi nihai hesaba çekecek makamın hem gücümüzün neye yetip yetmeyeceğini hem de kaderin önümüze fırsatlar mı engeller mi çıkardığını ve daha kim bilir hesaba katamadığımız nice faktörü en ince detayına kadar bilip dikkate alacak ve bize ona göre sual edecek olmasıdır. Rahmeti ve affı da cabası.

Biz gelelim sınırlı aklımızla bugün geldiğimiz aşamada karşımıza çıkan sorumlulukları ifa edebilmek için evvelden beri gereken hazırlığı yapıp yapmadığımızı anlamaya. Çevremdeki pek çok genç, yaşadığımız günlerin ağır sorumluluğu altında “ne yapsak” diye döne döne aranırken dile getirmekten çekindiğimiz soru şuydu: “Kendinizi böyle günler için nasıl hazırladınız?” İşi bilen eğitimciler insanın yaklaşık yirmi yaşına kadar geçen ömrünü nasıl harcadıysa ondan sonrasının da o minvalde geçeceğini söylüyor. Ahlaken, zihnen, beceri ve donanım açısından yeterince kalifiye olmayan, ilk gençlik yıllarını laylaylomla geçirmiş insanların tepemize inen bir yumruk karşısında “elimden ne gelir” demesinin, defalarca yaşadığımız deprem felaketlerinin gösterdiği gibi, zamanında gerekeni yapmayanın yıkıntılar karşısında gözyaşı dökmesinden farkı yoktur. Büyük imtihanlardan çıkmak için iman gücünün -dünyevi açıdan- işe yaraması, üzerinde duracağı temel niteliklerin zamanında sağlam şekilde inşa edilip edilmediğiyle alakalıdır. Sözün özü, sorunun aslı şudur: Vasıfsız insanın elinden ne gelir?

Nebevî yöntem, yaşadığı coğrafyayı, elindeki imkânları, muhatabının niteliklerini çok iyi tanıyan ve stratejisini akıllıca kuran (kendi kulluk çabasını Allah’a bırakmayan), bunu yaparken dua ve tevekkülün kudretinden güç alan, sabır ve cesaret ahlakı üzerinde yükselen bir yöntemdir.

Diğer yandan, insanın elinden ne geleceği sorusu nereye varmak istediğiyle ilgilidir. Önce neye ulaşmak istediğimize karar verir, sonra bakarız buna gücümüzün yetip yetmeyeceğine. Doğrusunu isterseniz ben güzel ve iyi bir planı olanın gücünün yetmediği yerlerde illa bir destek bulunacağına inanırım. Planın elimizdeki güce göre yapılmasını değil, elimizdeki plan iyiyse gereken gücün bulunacağını, planın güzelliğini görenlerin onun etrafında toplanacağını savunurum. Medine’yi savunmak için hendek kazarken sahabesine İran’ın ve Bizans’ın saraylarını vadeden Peygamber, elindeki somut güce bakarak mı konuşmuştur? Öyle zanneden münafıkların onun bu vaatleriyle dalga geçmeleri kendi açılarından haklı olmaz mı?

Siyeri bu bakış açısıyla okuduğumuzda, Efendimiz’in zorluklar karşısında akıl, inanç ve ahlak birlikteliğinden doğan nebevî yöntemi kullandığını görürüz. Nebevî yöntem, yaşadığı coğrafyayı, elindeki imkânları, muhatabının niteliklerini çok iyi tanıyan ve stratejisini akıllıca kuran (kendi kulluk çabasını Allah’a bırakmayan), bunu yaparken dua ve tevekkülün kudretinden güç alan, sabır ve cesaret ahlakı üzerinde yükselen bir yöntemdir. Bu açıdan, “Elimden ne gelir” sorusunun cevabı aklımızı, inancımızı ve ahlakımızı bu temeller üzerinde yükseltip yükseltmediğimizle ilgilidir.

İnsanın niteliklerini artırmasının, ahlakını ve inancını sağlamlaştırmasının bir yaşı yoktur. Yani şu yaşa gelmişsen yapacak bir şey yok, artık ilerleyemezsin diyemeyiz. İnsan ömrünün bu kadar uzadığı bir çağda maddi-manevi bir yola girmek için sözgelimi kırk ya da elli yaşında olmak geç değildir. Ne var ki şu an karşımızda bütün hızıyla, pervasızca devam eden bu soykırım ve vahşet bizim kendimizi geliştirmemizi beklemiyor; hemen bir aksiyon almamız gerekiyor.

Diyelim ki hiçbir vasfımız yok, gücümüz bir şeye yetmiyor. Unutmayalım, en niteliksiz insanın bile zalim kapitalist dünyanın çarklarını döndüren önemli bir vasfı var: Tüketici olmak. Bu demektir ki dünyanın en basit insanının elinde “boykot” denen muazzam bir silah var. Düşmanı cesaretlendiren ve şımartarak azgınlaştıran sermayeleri desteklememek, insanlık adına daha altına inemeyeceğimiz en alt basamaktır. Boykot cihadın sınırıdır. Cihat buradan başlar ve burada biter. Boykotu sürdürmemek, cihattan vazgeçmenin başlangıcıdır.

Müslümanın insanlar, makamlar, ideolojiler vs. konularındaki tüm ilişkileri, ilişki kurduğu şeyle arasında başlayıp biten bir süreç değildir. Burada attığımız her adımın, söylediğimiz her sözün, edindiğimiz her tutumun, kurduğumuz her ilişkinin izdüşümü ahirette bizi karşılayacak şartları çizer.

Bu vesileyle, maalesef biri bitip biri başlayan bu zulümler karşısında sürekli aksiyon alırken kendi niteliklerimizi yükseltmek gibi uzun soluklu, sabır isteyen ve acil eylemler kadar haz vermeyen disiplinli çalışmayı ihmal etmemek gerektiğini tekrar hatırlatmak isterim. Neredeyse baştan sona cihadı konu alan Tevbe Suresi’nin 122. ayetinde Rabbimiz şöyle buyurur:

“Müminlerin hepsinin toptan sefere çıkmaları doğru değildir. Onların her kesiminde bir gurup dinde (dinî ilimlerde) geniş bilgi elde etmek ve kavimleri (savaştan) döndüklerinde onları ikaz etmek için geride kalmalıdır. Umulur ki sakınırlar.”

Ayetin açıklaması sadedinde Diyanet Vakfı Meali şu notu düşmüş: “Bu ayetten anlaşıldığına göre, bir milletin topyekün savaşa çıkması doğru değildir. Savaş durumunda toplumun silah kullanabilen bir kısmı silah altına alınırken, bir kısmı da ilmî faaliyetleri devam ettirmelidir. Özellikle dinî ilimlerde toplumun ihtiyacını karşılayacak seviyede ilim adamları yetiştirilmelidir ki toplumu aydınlatıp, Allah’ın emir ve yasaklarını toplum fertlerine öğretsinler. Ancak, ayette geçen din ve dinî ilimler dar manada anlaşılmamalıdır. Çünkü İslâm, aynı zamanda siyasî, içtimaî ve iktisadî hayatı düzenlediğine göre, bu anlamdaki ilimler de dinî ilimler sayılır. Savaş uzun süre devam edebilir. Toplumun ayakta durabilmesi için din ve ilim adamlarının iman, bilgi ve teknik bakımdan savaşan zümreyi beslemeleri ve desteklemeleri gerekir. Bir millet, ilim ve teknik alanında geri kalmışsa, askerî alanda kuvvetli dahi olsa çabuk çöker. Ama ilim ve teknikte ileri gitmiş milletler, askerî alanda zayıf bile olsalar, noksanlarını çabuk telâfi edebilirler. Bu sebeple cephedeki cihadı bilim ve teknoloji ile destekleyen ve tamamlayan bilim adamlarının cihadı daha önemli görülmüştür. İslâm dini, prensip olarak sulhtan yanadır. Nitekim Nisâ suresinin 128. ayetinde, ‘Sulh daha hayırlıdır’ buyurulmuştur. Fakat 123. ayet, dinin ve devletin güvenliğini garanti altına almak için gayrimüslim komşulardan gelen zararları bertaraf etmeyi ve onların karşısında tecavüze cesaret edemeyecekleri şekilde güçlü ve metîn olmayı emretmektedir.”

İslam düşmanlarını cesaretlendiren şey, kuşkusuz onların gücü olduğu kadar bizim zayıflığımızdır. Sözün sonunda, Müslümanın düşman karşısındaki zayıflığının sebebini açıklayan şu Peygamber sözünü yad edelim, umarız ki üzerinde düşünür ve ayağa kalkacağımız noktayı buluruz:

“Birbirlerini yemek kabına çağıranlar gibi, çeşitli ümmetlerin sizin üzerinize (saldırmak, sizi yok etmek için) birbirlerini davet etmeleri yakındır.

(Ashaptan biri, ‘Ey Allah’ın Resulü, o gün bizim sayımız az mı olacak?’ diye sordu.)

Bilakis, o gün (sayıca) çok olacaksınız. Fakat selin üzerindeki köpük ve çerçöp gibi olacaksınız. Allah, düşmanınızın kalbinden heybetinizi çıkarıp atacak ve kalbinize vehn atacak.

(Ashaptan biri, ‘Ey Allah’ın Resulü, vehn nedir’ diye sordu.)

Dünya sevgisi ve ölüm korkusudur.” (Ebu Davud, Melahim 5; İbn Hanbel, el-Müsned 2/359)

Yazıyı bitirmeden, aslında hepimizin en derinde bildiği fakat günlük telaşlar içinde yeterince hatırına getirmediği bir hakikati de konumuzla ilişkisi açısından hatırlatmak isterim. Müslümanın insanlar, makamlar, ideolojiler vs. konularındaki tüm ilişkileri, ilişki kurduğu şeyle arasında başlayıp biten bir süreç değildir. Burada attığımız her adımın, söylediğimiz her sözün, edindiğimiz her tutumun, kurduğumuz her ilişkinin izdüşümü ahirette bizi karşılayacak şartları çizer. Hasılı, bu dünyayı yaşarken öbür dünyayı inşa ederiz. Hiçbir ilişkimiz sadece muhatabımızla bizim aramızda cereyan etmez. Ucu Allah’a varır. İnna lillah ve inna ileyhi raciun, bu demektir. Onun için bizim nihai hedefimiz hiçbir konuda bu dünyayla sınırlı değildir. Asıl hayat ahiret hayatıdır ve kazanmak burayla değil, orayla ilgilidir.