2004’ten beri Kanada’da Muslimfest adı altında bir festival düzenleniyor; festivalin sinema bölümü, kendini İslami değerleri sınıraşırı uzama ve kendisine “evrensel” diyen bağlama taşımakla yükümlü ve memur kılmış her düzeyden film için yönetmenlere çağrıda bulunuyor.
Türkiye’den geçtiğimiz yıllarda hiç katılan olmamış; 2007 yılında tek katılımı Osman Gazali adlı 23 yaşındaki bir genç gerçekleştirmiş. Gazali, I am Just adlı kısa filmiyle bu yıl Türkiye’den katılan tek amatör yönetmen. Profesyonel yönetmenler konusunda boynumuz bükük. Zira bizde, dinin sinema gibi bir sanatın niteleyeni olması fikri pek çok cihetten sonuç vermeyecek bir darboğaza girmiş durumda. Çoğu yönetmenimiz kendisini ne İslam’ın ne de İslam dünyasının bir parçası olarak görüyor, din her daim laiklik ilkesi adı verilen ve kıskaca dönüşmüş bir arayüz ile iletilmekte. Bu durum, dinini tanımakla ve bilmekle anlamlı bir ilişki kuramamış çoğu Türk yönetmen için fazladan gerilim, fazladan mesai demek.
İslam olmakla ilgili bir meselesi olan sinema erbabımız ise geçmişte “vur deyince öldürmüş”, kitlelerin dinî duygularını şaha kaldıran ama sinemanın içini boşaltan filmler yapmış, sonra bu rüzgâr geçmiş, bir “beyaz sinema” adı kalmış yadigâr. Ve şimdi sahipleneni de yok. Yeni yetişen sinema erbabı, İslami çağrışımlı film adları kullanmakta çok mahir ama ne Takva ne Beş Vakit ne de Dabbe, Muslimfest’in “İslam’a saygılı filmler” konseptine yaraşacak cinsten filmler... Sonuçta “ismi” ile değil “içeriği” ile hem İslam dünyasını hem de İslam kültürünü, tasavvurunu, eleştirisini, bakış açısını yansıtacak ve bunu evrensel sinema normları içinde değerli kılabilecek profesyonel bir yapıt çıkarabilmiş değiliz ki Muslimfest’te sözümüz, filmimiz olabilsin…
Sinema şevkini dini duyarlılıkları ile yoğurabilen ve bunu yaparken kendisini siyasî ya da sanatsal hurafelerin süzgeçlerinde hırpalamayan bir nesil gelecek mi? Osman Gazali bunun habercisi mi? Bilemem. Bildiğim, beyazperdede büyük prodüksiyonlu sahabe hayatlarını, peygamber hayatlarını, tarihsel simaları, Müslüman vizyonundan izleyebilmek için daha çok fırın ekmek yememiz gerektiği.
Burada akla ilk gelecek soru “Şart mı?” olacaktır ve olmalıdır elbette. Hollywood’un büyük prodüksiyonlu yapımlarına, o mainstream klişelerine her zaman mesafeli durmuş ve yüz yıl geçse James Cameron imzalı Titanic için “ne büyük bir filmdi” demeyecek biri olduğumu hesaba kattığımda bu soru, ihtiyacın altını çizmekteki kararlılığım açısından öncelikle şahsım adına önem arz ediyor. Şart mı gerçekten? Yani Mecid Mecidi’nin yaptığı Cennetin Çocukları adlı o muhteşem film ve benzerleri olamaz mı ana eksenimiz? Neden ille de büyük işler peşinde olsun Türkiye ve “parçası bulunduğu” İslam dünyası?
Olmak zorundayız, zorundasınız, çünkü büyük özel televizyon kanalları açtınız. Gelinen nokta, yola çıkılan yerden ne kadar farklı olursa olsun, izleyici kitlesini “alternatif” bir yayın anlayışı olduğunu deklare etmesine bağlı olarak edinmiş her özel kanal, o “alternatifi” dermeyan etmekle memurdur (Bu vazife halihazırda vardır, hayal kırıklığı ile geçen onca yıla rağmen zamanaşımına uğramış değildir). Televizyonun en çok yuttuğu şey filmdir ve ortada onlarca Mecid Mecidi de yoktur, kaldı ki; 1) Televizyonun doğal hedef kitlesi ile her yıl bir Avrupa festivalinde ödül alan İran filmlerinin hedef kitlesi aynı değildir. 2) Her İran filminin “İslami değerlere saygılı” olduğu söylenemez; bilakis yarıdan fazlası için tersini iddia etmek dahi mümkündür.
Söz konusu arayış aynı zamanda her Ramazan ayında Çağrı filmi izlemekten gına getirmiş olan mütedeyyin izleyiciye verilecek bir cevabın olup olmadığının arayışıdır. Televizyon kanalı açmakta beis görmeyen, yaptığı reklam anlaşmaları uyarınca her türden ped ve ağda reklamına yer vermeyi “alternatif” yayın anlayışına aykırı görmeyen mütedeyyin orijinli TV kanallarının, iş dinî değer ve hasletlere saygılı filmlere bütçe ayırmaya ve imkân tanımaya geldiğinde nasıl o kadar muhafazakâr olabildiklerini, nasıl o kadar mutaassıp “takılabildiklerini” açıklama borcunu da kapsamalıdır bu cevap. “Hz. Peygamber’in filmi olmaz, Hz. Ali’nin, Hz. Ömer’in bile olmaz. Suret yasağı var” diyerek geçiştirilen şey, modern dünyaya dört dörtlük uyum sağlamış eski idealist yeni CEO’ların, kitlelerin ihtiyaç skalasına yabancılaşması olmasın? Kanımca Beşinci Boyut, Sır Kapısı gibi yapımlar da en az “suret yasağı” kadar tartışmalı konulardır. Sadece Türkiye için değil, birçok İslam ülkesi için geçerlidir bu ve benzeri sinemasal paradokslar.
Çok somut bir gerçek var. Daha ne kadar Çağrı izleyeceğiz sorusunun haşmetli gerçekliği bu. İzleyici kitlesi yoğunluklu olarak dindar insanlardan oluşan kanallar daha ne kadar Ömer Muhtar, Hülya Koçyiğit'li ya da Fatma Girik'li Rabia, Hüseyin Peyda'lı Hz. Ömer filmleri ile oyalayabilecekler muhiplerini?
Çağrı diyorsak, yine de başımızın tacı. Sahur vakitlerine denk gelen yayın saatlerinde birbirinden kötü Mısır ya da Arap filmleri gösterilmekte. Geçtiğimiz Ramazanlardan birinde, şehvet düşkünü bir halifenin, ne idüğü belirsiz kadınların, hasis ulemanın cirit attığı, insanı “Aman Allah’ım bu da ne?” duygusuyla ürperten ve bütün Ramazan ayı boyunca süren bir dizi filme rastlamış ve uzun bir süre kendime dönememiş idim. Muhtemeldir ki kanal, bir ay boyunca sahur vakitlerinde gösterilebilecek, dizi film formatlarında ve kayda değer “izlenebilir” bir şey bulamamıştı. Gösterimi 2004’ün Ramazan ayına denk gelen Hz. Muhammed animasyonunun benzer nedenlerle coşku yarattığını hatırlıyorum, fakat her nasılsa aynı coşku gişede gözlemlenememiş, AFM sinemalarının sahibi mütedeyyin kitlenin kendi inanç ve esaslarına uygun yapımlara yönelik ilgisizliğini şaşkınlıkla karşılamıştı. Demek ki İslam dünyası ve sinema temalarını yan yana koyup düşünmeye başladığımızda, “seyirci” kısmını da es geçmemeliydik.
Sonuçta çocuklar için düşünülmüş bir çizgi film için sevineduran az sayıdaki sinemasever için o yıl, Hz. Muhammed isimli animasyon film de hiçbir derde deva olmamıştı, hatırlıyorum. Karşımıza çıkan, ironik bir şekilde Çağrı filminin kopyasıydı çünkü. Kaderin garip bir cilvesi denilemeyecek bir hal vardı ortada:
Bir; dünyanın “bu” tarafı, bir dini, kültürü ve az çok benzer değerleri paylaştığımız coğrafya, belki adına kabaca İslam dünyası da diyebileceğimiz havzadan her düzeyde izleyiciyi tatmin edecek güçlü bir sinema çıkmıyordu.
İki; çıkan ürünler özgün bir sinema dilinden yoksun olduğu için lokal kalıyor, üretildiği koşullarda sessizce tüketilip genel dolaşıma dahil olamıyordu.
Üç; bu coğrafyanın, bu havzanın insanları sinemadan tamamen kopuk olmamakla beraber, sinemayla sorunlu ve çelişkili bir ilişki içindeydi. Bir adlandırmayla üçüncü dünya kapsamına giren bu ülkelerde Van Damme’lı, Stallone’li filmler, Robin Hood, Braveheart gibi filmler ilgiyle izlenebiliyor ama sinema ne yazık ki hâlâ, genel anlamda “süfli” bir alan olarak görüldüğü için çarkı çevirecek yeterli sayıda eğitimli senarist, yönetmen ve oyuncu yetişmiyor; bir sinema endüstrisinin geliştirilmesi bağlamında kâfi adımlar atılmıyordu. Amerikan filmlerinin yaylım ateşine bile isteye maruz kalınıyor, yer yer hınçla dolunuyor; Kara Şahin Düştü’nün militarist ve emperyalist ideayı bininci kez aklamasına ve bunu yine ikna edici formüllerle yapabilmiş olmasına sinirleniliyor, “Schindler’in Listesi Yahudi propagandası yapıyor” diye karşı çıkanlar filmi önceden izlemiş oluyordu. Öfke vardı, alttan alta hayranlık ve “biz yapamayız” gücenikliği; bir de elbette “Braveheart’ı Müslümanlar çekmiş olsaydı şehitlik kavramı nasıl da yerli yerine otururdu” minvalinde gelişen ve Selahattin Eyyubi’yi, Tarık B. Ziyad’ı hatta Hz. Ali’yi anlatan büyük, kostümlü, tarihî prodüksiyonları perdede görme arzusuna kadar varan özlem.
Gelgelelim, ekonomik, politik ve kültürel ezikliğin, mahcubiyetin ve modernitenin ilaçladığı toplumlardan kolu kanadı kırık fikirler, prematüre çözümler türeyebiliyor; sinema ile kurulan sevgi-nefret ilişkisi itikadi, ahlaki ve entelektüel engellere takılıp uçamıyordu. Manzara Yusuf Kaplan’ın cümlesini doğrular nitelikteydi: “Sinema ile sorunlu olanlar dünya genelinde sadece Müslüman toplumlardır”. Müslüman toplumlar yani Mısır, Türkiye, Fas, Tunus gibi ülkeler... İran ise ayrı bir kategoride yer almayı hak edecek bir şekilde, sinema ile temas halinde...
Bugün New York’ta havaalanından inen bir Türk’ün elinde saksafon değil ancak kanun ya da ney taşırsa “anlamlı” olduğunu, çünkü düz bir hesapla New York’ta ney çalan on kişiden biri olmanın saksafon çalan beş yüz bin kişiden biri olmaktan daha nadide, daha özgün bir şey olacağını az çok biliyoruz. Aynı örnek bir Hintli ve sitar, bir Afrikalı ve obua üzerinden de verilip çoğaltılabilir. Modernitenin tektipleştirdiği ve hâkim dilin kendi kültürünü koşulsuz dayatıp her yeri kendi rengine boyadığı bir dünyanın paradoksu farklı kültürlere duyulan merak ve ilgidir.
Hâkim sinema endüstrisinin kendi düşüncesi ve söylemi dışındaki anlayışlara pek prim vermiyor olması bir vakıa olsa da yukarıda bahsettiğimiz merak ve keşif dürtüsüyle farklı renkleri, etnik, dinî, ulusal ögeleri içine aldığı ve herkesçe hazmedilir hale getirdiği düşünüldüğünde “Mevlana’yı Walt Disney keşfetseydi ne olurdu?” sorusu geliyor akla. Buna pekâlâ “hikâyelerini çalardı ve ondan son kertesine kadar faydalanırdı” cevabı verilebilir. Belki asıl sorulması gereken soru “Biz Mevlana’yı ne zaman keşfedeceğiz?” olmalıdır. Ya da İslam dünyası Filistinli şehit çocuk Muhammed Rami için yapılabilecek en iyi şeyin hikâyeyi film yapmak olduğunu anlayabilecek mi, Safa ile Merve arasında su bulmak umuduyla koşan Hacer yeterince sinematografik bir karakter değil mi? Bu havzadan tutarlı tezleri ve manevi bütünlüğüyle meydan okuyacak, gelenekle, bilimle ve din ile yaratıcı ilişkiler kurabilen, dili ve sözü ile küresel dünyada izleyici bulabilen filmler çıkacak mı? Yoksa Spielberg’in, bir zamanlar Peter Gabriel’in müzik dünyasında yaptığı şeyi sinema dünyasına uyarlamasını, “işlenmemiş” malzememizi alıp gitmesini mi bekleyeceğiz?
Konu sinema gibi para gerektiren bir iş olduğunda ve parayı verenin düdüğü çalacağı ilkesinin genel geçerliğini koruduğu üretim ilişkilerinde “aranan” özgünlük, fiziksel koşullar itibariyle ortaya çıkacak bile olsa, çıkamıyor. Çünkü yapımcıların, sponsorların diyelim, propagandist ve ideolojik mesajları ağır basan filmlere zaafı var. Oysa anlam dünyamızı sunacağımız ve sinema tarikiyle yeniden üretimine katkıda bulunacağımız bir sinema dilinin ancak saf İslam geleneğinden doğacağına işaret ediyor Ayşe Şasa. “İslamcılık” yapan ve aslında bunu yaparken “modern” bir kavramın, ideolojinin tuzağına düşen bir sinemanın dünyaya vereceği bir armağan olmadığını düşünüyor. Sorun, hammaddeyi ürüne dönüştürme sıkıntısı. Yoksa Hz. İbrahim’in putların boynuna taktığı baltadan kasıtla “bakın balta onun boynunda asılı, demek ki putları o kırmış” dediği kıssa bile, inanç temellerimizi anlatacak bir film için örnek teşkil edecek bir mizansen içermekte...Hammadde var ama onu sinemanın diline tercüme edemiyoruz.
Çağrı filminin yönetmeni Mustafa Akad’ın da şikâyet ettiği gibi Müslüman toplumlarda sinemaya kaynak aktaracak kimseler filmin iyi ya da kötülüğünü oldukça kaba, seremonik ve sembolik birkaç figüre indirgemiş durumdalar. Bugün bu ülkelerin çoğunda geleneği ve özü itibariyle kuşatıcı bir muhteva içeren bir film ya yok denecek kadar az çıkıyor ya da “içinde selamünaleyküm ibaresi geçmemiş” gibi kriterlerle “İslam dışı” olmakla yargılanabiliyor, ancak “eli sopalı” olanlarına destek veriliyor. Sonuç, elbette tam bir fiyasko... Ne İsa’ya ne Musa’ya yaranamayan, bırakın evrensel ölçekte izleyici bulmayı, aynı mantaliteyi sahiplenen bir kesim tarafından bile sahiplenilmeyen, gişede başarısız olan ve sponsorunu da sinemanın müteşebbis için iyi bir alan olmadığı fikrine iten hezimet kaçınılmaz oluyor böylelikle. Çünkü sinema kriterleri çoktan belirlenmiş durumda. Yapımcı ve filme kaynak aktaracakların algısı bir sultaya dönüştüğünde, bırakın özgün bir dil yaratmayı, var olan, keşfedilmiş kriterleri uygulamak bile imkânsız hale geliyor yönetmen için.
Sinema; Mısır, İran, Türkiye ve Fas gibi doğunun merkezi sayılabilecek ülkelere neredeyse icat edildiği yıllarda, 1895 yılını takip eden kısa süreçte girdi, ancak endüstri oluşumu diyebileceğimiz kıpırtıları gösterebilmesi 1950’leri, bir sinema dili arayışının başlaması ise 1960’ları buldu.
İslam dünyasında yürütülen sinema çalışmaları iki ana damar üzerinde yürüdü. Birincisi, güncel ve tarihi olayları işleyen ve popüler sanat anlayışına daha yakın duran filmler şeklinde kendini gösterdi. Buna Suriyeli yönetmen Mustafa Akad’ın Çağrı ve Ömer Muhtar’ını, Yücel Çakmaklı’nın milli sinema örneklerini, İranlı yönetmen Muhsin Mahmelbaf’ın Boykot, Kandahar’a Yolculuk filmlerini, Özbek yönetmen Şöhret Abbasov’un Atamdan Yadigâr Topraklar’ını, Mesut Uçakan’ın Öç, Yalnız Değilsiniz filmlerini, Mısırlı yönetmen Yusuf Şahin’in Selahattin Eyyubi’sini, Türkmenistanlı Hocakulu Narlıyev’in Cemal’in Ağacı'nı örnek gösterebiliriz. İkinci damar hayatın manevî olarak daha derin anlaşılabilmesini, metafizik bir tasavvur boyutunda görünmesini ve belli tasavvufî değinimleri bünyesinde barındırmayı amaçlıyordu. Bu gruba da Said İbrahimafar (Nar u Ney) Nacer Khemir (Güvercinin Kayıp Gerdanlığı) Mesut Uçakan (Kelebekler Sonsuza Uçar) Metin Erksan (Sevmek Zamanı) gibi yönetmenleri dâhil etmek mümkün.
Lokal olarak belli düzeyde ses getirdilerse de evrensel sinema dilini yakalamada İran örnekleri hariç iyi sonuçlar alınamadı. İslam dünyasında özgün bir sinema dili icat edilemedi.
Atilla Dorsay, “İslam ülkelerinde sinema ne yazık ki olmazsa olmaz bir kültürel üretim, sürekli, düzenli, toplumla organik bir bağ içinde bir kitle iletişim aracı olmuş değil” demişti:
“Hangi Müslüman-Doğu ülkesinde böyle bir gelenek var? Suudi Arabistan’da mı, Irak veya Suriye’de mi, Malezya’da mı? İran ve Türkiye çok istisnai iki örneği oluşturuyorlar: gerçek anlamda bir ulusal sinemadan söz edilebilecek olan... Ama onlarda da üretim hep marjinal, rasyonelleşmemiş, sanayileşmemiş ve de İslam kahramanlarını, İslam tarihini zaman zaman da olsa kameranın önüne getirecek bir kolektif bilinç yerleşmemiş.”
Dorsay’ın İran sineması için yaptığı tespit bir yerde doğru. Çünkü İran sineması dünyaya kendini ispat etti etmesine ama ne ile ispat ettiği de bir yerde önemli bir mevzu. İran sinemasının dev prodüksiyonlu yapımlardan, egosu şişmiş yönetmenlerden sıdkı sıyrılan Batı’da bir nevi “küçük güzeldir” sempatisi yarattığını söylemek mümkün. İlginç bir fikrin, küçük hikayelerin, merkezi insan olan bir tasavvurun milyonlarca dolarlık bir yapımdan daha fazla sanat içerdiğini kanıtlayabilen İran sineması, sinemayı geniş kitlelerce paylaşmayı değil, salt bir sanatsal değer olarak gören festival komitelerini etkiledi, etkiliyor.
Ancak Yusuf Kaplan, İran sineması için ayrı bir parantez açılması gerektiğinde ısrar ediyor: “İran sineması İslami dünya, insan, kozmik dünya, doğa ve Tanrı tasavvurunu, İslam’ın gerçeği algılayış, yorumlayış ve temsil ediş biçimlerini sinemaya başarıyla aktarmış, uyarlamış ve uygulamış bir sinemadır.” Kaplan’ın ortaya koyduğu gerçeklik, İran’ın diğer İslam ülkelerini buhrana sürükleyen medeniyet kesintisini aşmayı başarmış olması. İran bu meseleyi pergel metaforu yöntemiyle aşmış; bir ayağını İslam kültürüne sağlam bir şekilde basmış, diğer ayağıyla hâkim kültürün kodlarıyla, enstrümanlarıyla, kurumlarıyla yaratıcı bir ilişki kurarak batılı bir sanat dalı olan sinema dilinin Müslümanlar tarafından yeniden icat edilebileceğini ortaya koymuş. Devrim eleştirilmektedir ama kültür ıskalanmamaktadır. Çünkü “ortam” özgün şeylerin ancak İslam kültüründen yararlanıldığı takdirde dünyaya özgün şeyler verilebileceğini çok iyi kavratan ve fark ettiren bir ortamdır. İran’ın başarısında diğer Müslüman ülkeleri kıskaca alan “çift yönlü temassızlık” hastalığını yenmiş olmaları yatıyor.
Nedir bu “çift yönlü temassızlık?” Mısır, Türkiye, Fas gibi ülkelerde bir sinema dili ve teorisinin gelişmemesinin en önemli nedeni. Modernliğin meydan okuması karşısında siyasî, ekonomik ve kültürel travmalara maruz kalan Müslüman toplumların yakalandığı bu medeniyet buhranı hem İslam’la hem de hâkim Batı kültürüyle ilişkilerini sorunlu hale getiren ontolojik bir kırılma yarattı. Adı geçen ülkelere dikkat! Aralarında hem İslam ile hem de Batı ile reaksiyoner, savunmacı ve sığ ilişki düzlemleri oluşturmaları açısından eşsiz bir bağ var. Kültürü, sanatı ve düşüncesi ile temas kuramayan Müslüman toplumlar kendi kültürlerinden yaratıcı bir biçimde yararlanamadıkları için İslam estetiğinden, İslam’ın gerçekliği algılayış, kavrayış, yorumlayış biçimlerini sinema diliyle yeniden icat edemediler. Kaplan’a göre, böyle bir çaba içine girilmediği sürece de İslam dünyasında güçlü bir sinema dili ve geleneği inşa edilemeyecek, yapılanlar Avrupa ve Amerika’nın ikinci el kopyası olmaktan öteye gidemeyecek.
Görülen o ki önce İslam’ın dünyaya nasıl baktığını kavrayabilen bir bakış, o bakışa çağın sanat anlayışını ve teknik imkânlarını eklemleyebilecek yetkin sinemacılar, sonra da o sinemacıların sanata bakış cihetine saygılı sponsorlar ve tüm bunlar olurken kendisini “mainstream”in teşhir ve tedhiş eksenli ucuz kışkırtmalarına kaptırmamış bir “seyirci” gerekiyor. Nasreddin Hocanın peşin para fıkrasındaki dolambaçlı ödeme planını hatırlayıp hafifçe gülümsemeniz olası. Fakat bu noktada o koskoca Hoca Nasreddin’in elindeki bir kâse yoğurtla göl kıyısında ne yaptığını doğru anlamak gerekiyor. O, zaman ve zemin hazır olduğunda bir kaşık mayanın bütün gölü yoğurda dönüştürebileceğini söylemek, bunun “mümkünlüğüne” vurgu yapmak istiyordu. İnanmak, azmetmek ve adanmak. İşin başı, peygamber vizyonunun nişanelerini kuşanmış bir hikâyenin beyazperdede yansıdığını tahayyül etmek; bu tahayyülü gerçekleştirmenin, uğruna bedel ödemeye değer bir faaliyet olup olmadığı sorusunu doğru cevaplamak. “Evet, değer” diyebilen bir kuşak yetişiyor, bekliyoruz.