Dosyalar
Hz. Peygamber ve Çocuk
 

İsrail Sorununa Dair 5 Soru 5 Cevap

2 Ocak 2024 Salı Dosyalar / Güncel


On yıllardır devam İsrail sorunu, 7 Ekim’den itibaren bambaşka bir boyuta taşındı. Gazze’ye yönelik saldırıların hiçbir insani değer gözetmemesi, işgal kuvvetlerinin yenidoğan bebekleri dahi dikkate almadan giriştiği kanlı katliamlar tüm dünyanın yegâne gündemi durumunda uzun zamandır. Bu çerçevede, yaşananların başta Türkiye olmak üzere halklar üzerinde nasıl bir etkide bulunduğunu beş isme; Cihan Aktaş, Necdet Subaşı, Özgür Dikmen, M. Hüseyin Mercan ve Nihad Abunassar’a sorduk.

Filistin’de yaşanan soykırım karşısında Türkiye’nin nasıl bir sınav verdiğini düşünüyorsunuz? Yaşananlar karşısındaki hissiyatınız nedir?

Cihan Aktaş (Yazar): Gazze olayları bir turnusol kâğıdı gibi, herkes için. Ezberleri şaşırtıyor, konumları sarsıyor, safları yeniliyor, gerçekte kimiz, neyiz, açığa vuruyor. Siyonizm’i destekleyenlerin oluşturduğu örgütlü cepheye karşılık, Filistin’i destekleyenlerin bir birliği, bütünlüğü, değişmez ilkeleri, programları yok ne yazık ki… Gazze’nin yaşadığı her katliama apansız yakalanıyoruz. Gazzeli bir kadının sosyal medyada dolaşan itirazı son derece anlamlı: “Bizi daha fazla çekmenize gerek yok.” Ancak olayın içinde bulunmanın sağladığı bir feraset böyle bir cümleye özel bir anlam kazandırabilir. Bizler ise her katliamda sanki yeni bir uyanış yaşıyor ve sonra da eski hayatımıza geri dönüyoruz. Bu tuhaf değil mi? Açıkçası sivil toplum kuruluşları bu defa geçmişte gerçekleştiği ölçüde güçlü bir etki oluşturamadılar katliam konusunda. Bu, son 10-15 yıldır vuku bulan her şeyi hükümetten bekleme eğiliminin yaşattığı bir zaafla alakalı olabilir. Devletin İsrail’le ticari ilişkileriyle ilgili haberler de Gazze konusundaki hissiyatı şaşırtan bir etki oluşturdu. Beri taraftan, yirmi bini aşkın cana mal olan, elli binin üzerinde Filistinlinin yaralandığı bu katliam, dünya halklarını yeni bir dayanışma bilinciyle bir araya getirdi. Bu bilinçlenme katliamdan önce niye gerçekleşmedi diye sorgulamalıyız kendimizi yüksek sesle, sonuçta hiç de sürpriz sayılmazdı; Gazzeliler katillerinin vesayeti altında yaşamaya terk edilmiş durumda çünkü. Sosyal medyanın olumlu rolünün de altını çizmek gerekiyor burada, medya haber ve görüntüleri manipüle edemedi. Geleceğin dünyasını şekillendiren ölçülerden biri artık Gazze. Gazze’yi, Filistin’i destekleyenler, çıkarlarını göz ardı etme pahasına bir millet oldular kanımca.

STK’lar, entelektüeller ve sivil hareketler çerçevesinden baktığımızda, Türkiye kamuoyunun İsrail zulmü karşısındaki tavrını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Necdet Subaşı (Yazar): Bana kalırsa özellikle entelektüeller arasında şaşırtıcı bir sessizlik hatta ciddi bir kayıtsızlık gözleniyor. Entelektüel kavramından bilinen ve saygı gören anlamını değil, ileri düzeyde okur yazarlıkla sınırlı ilgilere sahip bir kategoriyi anladım sorunuzda. Sanırım insanın burnunun dibinde gerçekleşen bir faciayı, katliam ve trajediyi görebilmesi için onun sadece okumuş yazmış olması yetmiyor. Eskiden olsaydı, bu tür konulara önem vermeyi ya da vermemeyi sadece duyarlılık üzerinden değil, aynı zamanda olayın ehemmiyeti üzerinden de anlamaya çalışır, gelişmeleri öylece değerlendirirdim. Ancak şimdi bütün bu kayıtsızlıkları eğer olup bitenler kasıtlı değilse başka bir şeyle, başka bir gerekçeyle açıklamanın daha yerinde olacağını düşünüyorum. Bana kalırsa insan ancak kalbi mühürlüyse bütün bunlara kör ve sağır olabilir. Bir perde her tarafını kapatmışsa apaçık şeylerden gafil olabilir. Çünkü insan nasıl olur da görmez, nasıl olur da duymaz sorusuna başka bir cevabım yok. İnsan ancak gözü var da görmüyorsa yadırganabilir, kulağı var da duymuyorsa tuhaf karşılanabilir. Sözüm ona vicdanı var da kendini ayağa kaldırmıyorsa yapacak bir şey yok, dua gerekir.

İsrailliler 7 Ekim’den bu yana yaşananları nasıl değerlendiriyor? Netanyahu, kamuoyunun desteğini alabilmek için sık sık teolojik söylemlere başvuruyor, bunun Yahudi toplumundaki karşılığı tam olarak ne boyutta?

Özgür Dikmen (Akademisyen): 7 Ekim’deki saldırılar İsrail’in tüm kesimleri açısından en net ifadesiyle bir şok oldu. Zira İsrailliler güvenliği sağlama noktasında ciddi bir güven duyuyordu devlet kurumlarına. Ancak Hamas üyelerinin İsrail’le Gazze arasındaki ayrım duvarını aşarak İsrail’in içlerine kadar girebilmeleri ve İsrail güvenlik birimlerinin durumu kontrol altına almasının günler sürmesi İsrail güvenlik güçlerinin ve İsrail hükümetinin düşünülenin çok ötesinde güvenlik zaafının olduğunu gözler önüne serdi. Bu süreçte yaklaşık 1200 İsrailli öldürüldü ve 250 İsrailli de rehin alınarak Gazze’ye götürüldü. Bütün bunlar gerek İsraillilerin gerek dünya kamuoyunun gözündeki yenilmez İsrail imajını yerle bir etti. Zira Mossad, Şinbet ve Aman gibi bilinen istihbarat kurumları ve ek olarak bunların çok da bilinmeyen alt oluşumlarından hiçbiri bu ölçekte bir saldırıyı öngöremedi.

İsrail toplumunun benzer bir psikolojiye büründüğü 1973’teki Yom Kipur Savaşı’nın üzerinden tam tamına elli yıl geçmişken yaşanan bu şokun en ciddi sonuçlarından biri İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun siyasi kariyerinin bitme noktasına gelmesidir. Zira gerek güvenlik bürokrasisi gerekse toplumun hem sağ hem de sol siyasete destek veren kesimleri İsrail’in içine düştüğü bu durumun yegâne sorumlusu olarak Netanyahu’ya işaret ettiler. Güvenlik kurumları arka arkaya verdikleri istihbaratın yeterince ciddiye alınmadığını öne sürdü. Binyamin Netanyahu başlarda İsrail ordu istihbaratını suçlasa da aldığı tepkiler üzerine siyasi hayatında ilk defa özür dilemek zorunda kaldı. Sağcı gruplar Netanyahu’nun ülke güvenliğini gerektiği gibi önemsemediğini, yeterince kararlı bir lider olmadığını, Hamas’ı güçlendiren maddi yardımların Gazze’ye girişine izin vererek onu dolaylı yoldan güçlendirdiğini öne sürmekteler. Solda duran İsrailliler ise Netanyahu’nun ülkeyi kutuplaştırarak farklı kesimleri birbirine düşürüp güvenlik zafiyeti yarattığını, ablukayı sürdürerek Gazze’deki radikalleşmeyi ve dolayısıyla Hamas’a olan desteği arttırdığını ve Filistinlileri köşeye sıkıştırarak 7 Ekim’le sonuçlanan süreci hazırlamakla suçluyorlar. Bu iki söylem arasında bir skala var. Netanyahu’yu destekleyen ve bu süreçte bir kabahati olmadığını söyleyenler de var elbette ama bu defa Netanyahu karşıtı söylem zirveye ulaşmış durumda. Güvenlik bürokrasisi, bilhassa da İsrail ordu kurmaylarıyla yaşadığı anlaşmazlıklar işini daha da zorlaştırıyor.

Netanyahu’nun hareket alanını daraltan diğer bir unsur da ABD Başkanı Joe Biden’la gergin ilişkisi. Her ne kadar Biden savaşın başlarında kameralar önünde İsrail’i koşulsuz destekleyen bir görüntü verse de perde arkasında İsrail’in Gazze’ye karadan müdahalesini engellemeye çalıştı ve bunu başaramayınca da Gazze’de bir an önce amaçlarını gerçekleştirip çıkması için baskı yapmaya başladı. Zira İsrail’in en büyük müttefiki olan ABD’nin Arap kamuoyunu belki bir asır boyunca kaybetmiş olabileceği Washington’da konuşulan bir konu. Bunun farkında olan ABD’li yetkililerin durumu toparlamak için Netanyahu’ya yaptıkları baskı da İsrail başbakanını Biden yönetiminden uzaklaştırıp anketlerde önde görünen Cumhuriyetçilerin muhtemel adayı Donald Trump’a yaklaştırıyor. Bunun neticesinde de Netanyahu, Trump’ın muhafazakâr tabanına seslenebilmek için Evanjelik bir söylemle İncil’e referanslar vererek konuşuyor. Dolayısıyla Netanyahu’nun asıl amacı, teolojik söylemlerinin aslında Yahudiler değil Amerikalı Evanjelist Hıristiyanlar nezdinde bir karşılık bulması. Henüz seçilmiş olan ABD Temsilciler Meclisi Başkanı Mark Johnson’ın İsrail’i koşulsuz destekleyen söylemine bakılırsa bu söylemler işe yarıyor. Diğer yandan, ancak ve ancak Binyamin Netanyahu İsrail siyasi arenasında hayatta kalmayı başarabilir ve Donald Trump da siyasi yasaklarından kurtulup seçime girer ve yeniden ABD başkanı olabilirse bu hamlelerin daha geniş ölçekte işe yarayıp yaramadığını görebiliriz.

İsrail’in Gazze’deki saldırılarını ve bunun karşısındaki direnişi nasıl değerlendiriyorsunuz? Bugün yaşananların İsrail-Filistin meselesine geçmişten farklı olarak ne gibi etkide bulunacağı söylenebilir?

M. Hüseyin Mercan (Akademisyen): İsrail, yıllardır Gazze’ye yönelik sistematik katliamlar gerçekleştiriyor. Aksa Tufanı Operasyonu sonrasında saldırıların dozunun arttığı ve işgal devletinin Gazze’de açık bir soykırım işlediği görülüyor. Gazze direnişinin son süreçte Siyonist yönetimin agresif işgal ve yok etme stratejisine karşı sergilediği kararlı duruş ve verdiği güçlü mücadele, Aksa Tufanı’nın önceki tecrübelerden ciddi şekilde farklı olduğuna işaret ediyor. Kassam Tugayları öncülüğündeki direnişin paradigma değişikliğine giderek işgalci düşmana karşı yeni bir strateji hayata geçirmesi, 7 Ekim sonrası Orta Doğu siyasetinde yeni bir sürecin kapısını araladı. Filistin tarafının söylem üstünlüğü kazanması ve İsrail’in güçlü istihbarat ve devlet algısını yıkması nedeniyle Aksa Tufanı’nın, Filistin ya da Gazze direnişinin önceki örneklerinden farklı bir şekilde konumlandırılması ve değerlendirilmesi gerekiyor.

Aksa Tufanı, Siyonist yönetimin gerçek yüzünü tüm dünyaya göstermesi bakımından önemli bir dönüm noktası olduğu gibi Gazze’de yaşanan soykırıma karşı uluslararası toplumun attığı, atamadığı ya da atamayacağı adımlar bakımından da bir sınav niteliğinde. Batılı demokrasilerin inşa ettikleri sistemin hukuki, ahlaki ve siyasi normlarıyla çelişmesine rağmen İsrail’e verdiği destek, Aksa Tufanı sonrası sadece yerel ya da bölgesel düzlemde değil, küresel siyasette de önemli kırılmaların meydana geleceğinin işareti. Bu doğrultuda Aksa Tufanı, kısa vadede Filistin’deki statükoyu değiştirecek bir noktaya evirilmese dahi ezberleri bozması ve küresel alanda bir uyanışa vesile olması nedeniyle gelecek yıllara etkisi artan bir şekilde devam edecek çok önemli bir gelişmedir.

Türkiye’de yaşayan bir Filistinli olarak, Gazze’de yaşananlar karşısında dünya kamuoyunun, toplumların tepkilerini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Nihad Abunassar (Akademisyen): Gazze’de yaşanan soykırım, toplu mezarlar, hayatı bitirme ve küçük de olsa hikâyesi olan her şeyi yok etme operasyonu karşısında dünya aciz ve iflas etmiş durumda. Dünyanın ulaşmış olduğu insanlık ve teknolojik zirveler, yaşanan dehşet karşısında yıkılıyor. Ana akım Batı medyası, 7 Ekim’de yaşananları dünyaya alışagelmiş olduğu şekilde servis etti, ancak uygulanan tüm kısıtlamalara rağmen sosyal medya birçok gerçeğin yansıtılmasında yardımcı oldu. Bu durum fıtratı selim, fıtratı selim değilse aklını kullanan ve gördüklerini sorgulayan insanlara etki etmeye başladı, zira hiçbir meşru nefsi müdafaa binlerce çocuk öldürme konusunda sizi haklı kılamaz. Bu durum dünyayı dehşete uğrattı, kamuoyunu ciddi anlamda etkiledi ve bunun yansımalarını ciddi bir şekilde görmeye başladık.

Türkiye’de durum bundan farklı mı? Bence biraz farklı, zira halkının çoğunluğu Müslüman olan bir ülkede, insanlar gördüklerini anlayabiliyorlar. Diğer taraftan, Gazze halkının duruşunu sağlayan iman gücünün nasıl bu kadar sarsılmaz olduğunun anlaşılması noktasında da kendilerini sorguluyorlar. “Biz Müslüman isek onlar nedir” türünden sorular soruyorlar. Bir de Türkiye’de, Batı halklarından farklı olarak, Osmanlı’nın Filistin’de uzun süre hüküm sürmesinin tarihsel ve kültürel etkisi de bulunuyor.

Dünyanın dört bir yanında, ABD ve Avrupa’da milyonların katıldığı yürüyüşler görüyoruz. Bu bir uyanışın işaretidir. Zira bugüne kadar Siyonistler dünyayı ve özellikle Batı’yı etki altına alarak Holokost sömürgeciliği oynadılar. Bu sorgu ve uyanış, insanlarda bu işin 7 Ekim’de başlamadığı, o tarihte yaşananların bir sebep değil netice olduğu anlayışını uyandırdı. Ancak soykırım hâlâ devam ediyor. Duyarlı halklar bir yaptırımda bulunamadığının da farkındalar. Bu da tam olarak ortada bir esaret olduğunu gösteriyor. Yıllardın işleyen bu sistemin bir yürüyüş ya da bir tepkiyle yıkılamayacağını anlayan insanlar, ben bir birey olarak ne yapabilirim sorgusuna girdiler. Bu kapsamda tepkiler yenilikçi ve sıradan olmak üzere gittikçe genişliyor. Eğer bu durum tazeliğini ve canlılığını korumazsa, maalesef yıllardır maruz kaldığımız akıl işgalinden kurtulmamız zorlaşacaktır. Öyle sanıyorum ki Türkiye’deki insanlar bu konunun farkında olarak uzun vadeli, insan odaklı ve sürdürülebilir sonuçlar için derin ve kapsamlı adımlar atmaları gerektiğini fark etmeye başladılar.