Dosyalar
Hz. Peygamber ve Çocuk
 

Müstesna Bir Âlim: M. Asım Köksal

14 Haziran 2023 Çarşamba Sonpeygamber.info / Röportajlar


Müstesna âlimlerimizden M. Asım Köksal’ı ve abidevi eseri İslam Tarihi’ni, Marmara Üniversitesi öğretim üyelerinden, aynı zamanda merhum hocamızın torunu olan Prof. Dr. Asım Cüneyd Köksal ile konuştuk.

1913 yılında Develi’de doğuyor dedem. Babası, o daha doğmadan Arjantin’e gidiyor çalışmak için. 1935 yılında Türkiye döndüğünde kendisi yirmi iki yaşında. Babasını ilk kez yirmi iki yaşında görüyor yani. Annesinin ve beş yaşına kadar dedesinin (Yakup Dede’nin) himayesinde büyüyor. Yakup Dede’den hep güzellikle bahsederdi.

Mustafa Asım Köksal, ilmi kişiliğinden bağımsız olarak, torununun gözünden nasıl bir dedeydi?

Kendisi tabii çok meşgul bir insandı, tüm vaktini çalışmaya ayırırdı. Bir amacı var, eserini bitirmek istiyor bir an önce. Çok titiz bir insandı; masasının, eşyalarının düzenine çok dikkat ederdi. Ben yedi yaşındaydım mesela, hatırlıyorum, daktilosunu kullanarak bir şeyler yazmak istiyorum, yaramaz da bir çocuktum, ama hiç kızmıyor, dikkatli olmamı istiyor sadece, azarlamadan uyarıyor. Hayatımda hiç azarladığını hatırlamam, asla böyle bir tavrı olmamıştır. Yumuşaklıkla, suhuletle muamele ederdi. İkincisi de küçük yaşlardan itibaren, on üç yaşlarındaydım sanırım, yetişkin bir insan gibi muamele eder, karşısına alır önemli şeyleri anlatırdı. Yirmi iki yaşına kadar görmek nasip oldu kendisini. Çok özel bir münasebetimiz vardı. Yetiştiriciliği, yol göstericiliği, insani ve ahlaki özellikleri açısından. Özel ve yoğun bir ilişkimiz vardı. Ben şubat ve yaz tatillerinde ve fırsat bulduğum her vakitte hemen Ankara’ya giderdim. Biz İstanbul’da yaşarken dedem Ankara’daydı. Fırsat buldukça, yıl içerisinde birkaç defa soluğu Ankara’da onun yanında alırdım.

Kaç çocuğu vardı hocamızın?

Yedi çocuğu vardı. Bir halam 1990 yılında trafik kazasında, bir diğeri de 2017’de vefat etti. Diğerleri hayatta.

Aralarında akademiye devam eden, ilmi çalışmalarda bulunan oldu mu?

Hayır olmadı.

Yetiştiği ortamı biraz anlatabilir misiniz?

1913 yılında Develi’de doğuyor dedem. Babası, o daha doğmadan Arjantin’e gidiyor çalışmak için. 1935 yılında Türkiye döndüğünde kendisi yirmi iki yaşında. Babasını ilk kez yirmi iki yaşında görüyor yani. Annesinin ve beş yaşına kadar dedesinin (Yakup Dede’nin) himayesinde büyüyor. Yakup Dede’den hep güzellikle bahsederdi. O günkü imkanlarla, Develi Müftüsü İzzet Efendi’den ilimlere giriş dersleri alıyor. Meraklı bir kişiliğe sahip fakat kendisine yol gösterecek bir büyüğü, ilim için bak şunu şöyle yapman lazım diye yol gösterecek birisi yok. Kendisi okuyor. Sonra Ankara’ya gidiyor. Zihninde birtakım sorular oluşuyor. Çok okuyor, beş yüz sayfalık kitabı bir oturuşta bitiriyor mesela. Eline o dönemde o imkanlarla geçen ne olursa okuyor. Epeyce fakirlik var, sıkıntılar var, zorluklar var, savaş ortamı… Ankara’ya geliyor sonra. Diyanet’te büyük hocalar vardır, onlar şüphelerime çare bulurlar diye. Ama “şüphelerimi daha da artırdılar” demişti.

Şüpheden kastınız nedir hocam?

İmana dair şüpheler. Aileden bir Müslüman olarak yetişiyor ama okumalarla birlikte çok yoğun şüpheler gönlünü kaplıyor. Yoğun okuyor ama bu da çok kontrollü bir okuma faaliyeti değil. Çok meraklı, bilgiye aç bir insanın ne bulursa okuması tarzında bir şey. Sonra Diyanet İşleri’nde vazifeye başlıyor Ankara’ya gidince. Orada eski Osmanlı bakiyesi ulemadan Hüsnü Lostar diye bir zat var, Ahmet Hamdi Akseki’nin reis olduğu sıralarda onun ders halkasına epey zaman devam ediyor. Hüsnü Lostar, birtakım ilimlerden klasik metinler okutuyor. Nevzat Yalçıntaş rahmetli anlatmıştı, ortaokul talebesiymiş o sıralar, o da katılıyor bu derslere. Köksal yine bu sıralarda (1951) Kâdirî meşayihinden İbrahim Edhem Efendi Hazretleri’ne intisap etmek suretiyle tüm şüphelerinden kurtuluyor.

İkinci Diyanet işleri Başkanı Şerafettin Yalkaya ile güzel bir diyaloğu olmuş. Hem büyüğü hem de bir Osmanlı âlimi o dönem için. Onun ardından Ahmed Hamdi Akseki Diyanet İşleri Başkanı oluyor. Bu insanlardan bir taraftan istifade ediyor, diğer taraftan yoğun bir bürokratik hayata girmiş oluyor. Bir yanda da tasavvufi hayatını devam ettiriyor. Okuyor, yazıyor, şiir faaliyetleri var. Doğuştan bir şairlik yeteneği var. Mehmet Akif merhumun Safahat’ını ezberlercesine okuyor. Ondan çok etkileniyor. İlk çalışmaları manzum çalışmalar. Daha sonra İtalyan oryantalist Leone Caetani’nin kitabını görüyor ve okuyor. İslam Tarihi adında, Hüseyin Cahit Yalçın’ın tercüme ettiği bir kitap bu, on cilt. Onu okuyunca ilmi çalışmalara başlıyor. İlk önemli ilmi çalışması o kitaba yazdığı reddiyedir.  

İslam Tarihi’nden önce başlıyor o çalışmaya değil mi?

Evet evet, önce. 1955-1960 yılları arasında yazıyor bu reddiyeyi.

Onu böyle bir reddiye yazmaya iten motivasyon neydi?

Caetani, İtalyan bir oryantalist. Papalığın da imkânlarından yararlanarak çok büyük bir Hıristiyanlık taassubuyla İslâm’a, Peygamberimize, çok hadis rivayet eden sahabilere benzeri görülmedik iftiralarla dolu bir kitap kaleme alıyor. O kitapta çok acayip iddialar var. Bunları sanki İslâm kaynaklarından almış gibi çok usturuplu bir şekilde yapıyor. Ama yanlış bir yere kaynak veriyor veya bir ibareyi çarpıtarak aktarıyor sürekli. Ahmet Hamdi Akseki buna bir reddiye yapılsın diye çok çaba sarf etmiş. Hatta Ömer Rıza Doğrul’a bu konuda bir teklifte bulunmuş. Mehmet Akif’in damadı biliyorsunuz, o da ilimle iştigal etmiş bir insan. Ömer Rıza, “olur ama maiyetime ilim erbabından, kalem erbabından bir heyet tahsis edeceksin, geçimimi sağlayacaksın, bir de böyle istediğim her kitabı bulabileceğim bir kütüphane tahsis edeceksin ancak bu şartla yaparım” demiş. Dedem “Rıza Doğrul öyle söyleyince Ahmet Hamdi Akseki’nin elleri yana düştü” diyor. Şimdilerde bu kitap latinize ediliyor. Nasıl bir ilmî siyasetle bu yapılıyor, anlamak kolay değil.

Latinize ediliyor derken?

Latin harfleri ile yeniden basılıyor. Eskiden Osmanlı harfleriyle basılmıştı. 1924-27 yılları arasında on cilt halinde yayımlanmıştı. Şimdiye kadar Latin harfleri ile hiç basılmamıştı. Bu eserde Peygamberimizin soyuna, nesebine, Ebu Hüreyre gibi çok hadis rivayet eden sahabilere yönelik çirkin ithamlar, yalancılık ithamları, Peygamberimizin peygamberlik görevine başlamasının siyasi bir hareket olduğu tarzında iddialar var.

Rıza Doğrul’un talepleri karşılanmayınca ne oldu?

Diyanet içerisinde bir ekip toplanmış demişler ki Şiblî Nu’mânî’nin Asr-ı Saadet Büyük İslam Tarihi kitabını tercüme ediverelim. Ondan bir şey çıkmamış. Öyle olunca dedem, “ben müminlerin en aciz bir ferdiyim ama Allah’ın izniyle bunu yaparım” demiş ve işe girişmiş. Beş senesini vermiş. Bu reddiye onun ilk ilmi çalışması ve onu İslam Tarihi’ne hazırlayan çalışma. Onu bitirdikten sonra “Ben Peygamberimiz’in hayatını ana kaynaklara dayalı olarak, bütün ayrıntılarıyla, yabancı tercümanları aradan çıkartarak yazmayı kendime bir farz-ı ayn bildim” diyor. Bu yüzden, 1964 yılında emekliliğini istiyor, bütün enerjisini o işe verebilmek için. Ve böylelikle başlıyor.

Emekliliğinden sonra yazmak dışında, hocalık gibi bir işi olmadı mı?

Yok, hayır. Sohbet tarzında şeyleri olurdu, ziyaretçileri hiç eksik olmazdı çünkü. Onun dışında tamamen telif ile meşguldü.

İslam Tarihi bu kadar hacimli bir eser olarak mı tasarlanmıştı başlangıçta, sonradan mı büyüdü?

Başlangıçta şöyle düşünmüş: Bir cilt Mekke devri yazayım, bir cilt de Medine devri yazayım, daha sonra da genişleteyim. Bu plana uygun olarak bir cilt Mekke devrini yazmış, 1966 yılında bastırmış. Medine devrine gelince vazgeçmiş, o dönemi uzun bir şekilde yazmış. Tam 11 cilt. Peygamber Efendimiz’in Medine’de kaldığı her yıla karşılık bir cilt olmak üzere. Toplam 12 cilt oluyor bittiği zaman. 1980 yılında bitiyor. Bu 12 ciltlik haliyle birincilik ödülü aldı Pakistan’dan. Ardından tekrar Mekke devrine dönüp onu altı cilt olarak yeniden kaleme alıyor. Daha önce yazmış olduğu reddiyeyi de Mekke devrinin 7. cildine derc ediyor. 18 ciltlik bir eser ortaya çıkıyor böylece. Her konuyla ilgili, bölüm sonlarında Caetani’nin o konuyla ilgili görüşlerine eleştiri minvalinde notlar var 11 ciltlik Medine döneminde. Sonra okurlardan bazıları diyorlar ki “hocam bu mübarek kitabı okurken araya bu gavurun cümleleri girmese, akıcılığı bozuyor, bunları ayırsan keşke” diyorlar. O da makul görüyor ve Caetani bölümlerini ayırıyor. Bu bölümleri, daha önce yazmış olduğu reddiye ile beraber iki cilt olarak yayına hazırladı ama basıldığını göremedi. Biz onu 2015’te İz Yayıncılık’tan iki cilt halinde bastırdık. 1991 yılından itibaren İslam Tarihi’ni bir daha elden geçirmek istedi. 1998’deki vefatına kadar bununla meşgul oldu. Tekrar yazdı, kısmen ihtisar etti, yeniden işledi bazı kaynakları. Sonradan neşredilen ilmi kaynaklar var, onun döneminde basılmayan. Onları kullandı, kontrolünü yaptı. Hulefa-i Raşidin dönemini de yazmak istiyordu ama vazgeçti. Bu daha önemli diyerek projeye döndü tekrar. Vefatından üç ay önce de tamamladı.

Peygamberler Tarihi o kapsamda mıydı, müstakil olarak mı hazırlandı?

Peygamberler Tarihi’ni o 18 ciltlik versiyon bittikten sonra yazdı ve 1990 yılında neşretti. Peygamberimiz bir peygamberler silsilesinin son halkası olduğuna göre diğer peygamberlerin hayatlarını da anlatmak lazım diye düşündü. Onu bitirdikten sonra dört halife dönemini yazacaktı, bir de Ahiret Yolculuğu diye bir kitap yazmayı istiyordu. Ahiret Yolculuğu’nu çok önemsiyordu. Hatta kaynaklarını ayırmıştı dolapta, göstermişti bana. Ahirete hazırlık nasıl olur, bir Müslüman ahirete nasıl hazırlanacak, öldükten sonraki hayatımız nasıl bir hayat olacak? Bu minvalde bir kitaptı. Ama ecelinin yaklaştığını anlayınca onu bir şiir gibi, manzum şekilde yazdı.

İslam Tarihi’ni bu kadar farklı kılan şey sadece hacmi mi oldu, yoksa hocanın getirdiği başka yenilikler var mıydı?

Metodu kendi ifadeleriyle şöyle: “Ana kaynaklarımızı konuşturdum. Kendi şahsî görüşlerimi, yorumlarımı katmadım, okuyucu ile kaynağı başbaşa bıraktım. Okuyucuyu kısa bir metinle karşılaştırmak istemedim. Bir mevzuda başvurulacak her kaynağı bulmaya çalıştım. Okuyucuya mevzuyu hazır hale getirdim. Bir-iki kaynağa bakıp boşluklarıyla, kapalılıklarıyla dolu bir konuyu okuyucuyla karşılaştırmadım. O boşlukları araştırmalar yaparak, tarihî bilgileri toplayıp doldurmağa, kapalı, müphem olan noktaları kendi görüşümle değil, kaynaklar üzerinde araştırmalar yaparak elde ettiğim bilgilerle aydınlatmaya çalıştım. Tabii bu da uzun, ağır çalışmaları gerektirdi. Ben bunlardan da yılmadım, emeğimi esirgemedim.”

Büyük bir âlim olan Muhammed Hamidullah Hoca’yı çok takdir ederdi. Ama onun İslam Peygamberi kitabının birinci cildinin yaklaşık yarısıyla alakalı eleştirel notlar almıştı. 40-50 sayfa kadar el yazısı olarak duruyor o notlar. Sonra “ben bunlarla uğraşırsam kendi işimden olacağım” deyip bıraktı. Eczacı M. Said Mutlu vardı merhum, İslam Peygamberi’nin birinci cildini ilk defa çeviren oydu. Bu eleştirel notları almasında o vesile olmuş. Köksel, tek ciltlik Mekke devrinin bir yerinde Hamdullah’a bir atıf yapıyor, biraz eleştirel bir atıf ama olabildiğince nezih bir üslupla. Hamidullah’ın epeyce yanlış anlaşılmaya müsait bir ifadesi var. İfade şu: “Bütün bu seyahatler, onun Bizans, Acem, Yemen ve Habeşistan’ın ticârî, idârî gelenek ve kanunlarını öğrenmesine yol açtı. Olgunluk yaşında, kırkında, bu tecrübeli adam, kavmini ıslaha teşebbüs etti.” (s.34) Aslında müellifin amacının, peygamberliği salt tecrübeye dayalı bir ıslah faaliyetine indirgemek olmadığı aşikâr, merhumun imanı ve ihlası müsellem, ama Hocanın Batılılar için yazdığı Fransızca bir eserdeki bu gibi ifadeler tercüme edilince çok hoş durmuyor. Köksal, ona biraz tariz eden bir şeyler yazmış, şöyle ki:

Bir Uyarma

Kur’ân-ı Kerîm’in açık ve kesin beyanlarına, muârız müşriklerin itiraflarına rağmen -kaynaklarda üç beş vak’a zikr edilmemiştir diye- Peygamberimizin 25 yaşından 35 yaşına kadar olan 10 yıllık hayatını mechul sanmak ne kadar mesnedsiz ve yersiz ise, O’nun, İlâhî Vahy’e dayanan tebliğlerini, çocukluk ve gençlik çağında yapmış oldukları kısa süreli üç beş ticaret seyahatleriyle ilgilendirmeğe kalkışmak ve mesela ‘Bütün bu seyahatler O’nun Bizans, Acem, Yemen ve Habeşistan’ın idarî gelenek ve kanunlarını öğrenmesine yol açtı. Olgunluk yaşında, kırkında, bu tecrübeli adam, kavmını ıslaha teşebbüs etti’ (Hamidullah, İslâm Peygamberi, Türkçe tercüme, c.1, s.34) demek de o kadar yersizdir ve hiçbir dayanağı olmayan, indî ve tehlikeli bir sözdür. Bu yanlışlığı ilk fırsatta düzeltmelerini kendilerinden bekleriz.(1)

Said Mutlu bu ibareden rahatsız olarak Köksal’a 6 Haziran 1967 tarihinde bir mektup göndermiş, burada “bendeniz, sizin bir yanlış anlama ile bu satırları yazmış olduğunuza inanmak istiyorum. Eğer kitabın bütününü dikkatle okumak zahmetine katlanmış olsa idiniz, böyle bir yazıyı herhalde yazmazdınız” şeklinde ifadeler kullanmış, hatta Köksal’ın “Uyarı”sını kendi şahsına bir hakaret olarak telakki ettiğini ifade eden şu satırları yazmıştı: “Diyanet İşleri Müşavere Heyeti’ne, Osman Keskioğlu ile ilgili yazdığım yazıda, keza Sadettin Evrin’in şahsına yazmış olduğum bir mektupta Cumhuriyet kanunlarının beni kolaylıkla hapse atacağı ağır bir ifade tarzı kullanmaktan çekinmemiştim. Bu defa başka bir Diyanet yetkilisinin -yani zât-ı âlînizin- hakaret addedilebilecek bir ithamına maruz kaldığım halde itidali tercih ettim. Bu davranışım sizin hüsn-i niyetinize inanmak istediğim içindir.” Mektupta samimi olarak eserde yanlış görülen noktaların eleştirilmesinin İslâm davasına hizmet olacağı, kendisinin bir mütercim olarak Köksal ile Hamidullah arasında aracılık edebileceğini belirtiyor.

İşte bu vesileyle, o birinci cildin ilk 180 sayfasından aldığı eleştirel notlar kırk sayfa kadar, kopya kâğıdına alınmış halde şahsi arşivimizde duruyor.

Bir neşir süreci olacak mı bu notların?

Şimdilik öyle duruyor bakalım. Gündemde yok ama belki sonra olabilir. Hamidullah merhum çok büyük bir âlim ona şüphe yok. Ama kaynaklarda bulamadığı boşlukları yorumlarla doldurma yöntemini eleştiriyor dedem. Şöyle diyor; bir boşluk varsa onu doldurmak için aylar süren araştırmalarım oluyor. Bazen bir günde sadece bir kelimenin peşine düşüyorum, bazen günler boyunca bir cümleyi tahkik etmeye çalışıyorum. Sabah namazından yatsı namazına kadar yeme-içme ve namaz hariç bütün mesaisi bu işe tahsis edilmiş şekilde. Güvenilir kaynakları topluyor ve her hadise hakkındaki bütün rivayetlerden bütüncül bir ifade ortaya çıkartıyor. Bu kadar uzun sürmesinin sebebi de bu. Bu açıdan buna benzer bir çalışma modern dönemde ortaya çıkmamış. Onun için Pakistan’da Merhum Ziyaül Hak tarafından Dünya Siret birinciliği ödülü alıyor. İslam Tarihi’nin önemi şu: Birincisi, hacimli bir eser çünkü kuşatıcılık amacı var. O konudaki her şeyi kuşatmaya çalışıyor. İkincisi de onları bütüncül bir anlatıya dönüştürmeye çalışıyor. Aradaki boşlukları yorumla doldurmuyor. Mesela birçok kişi kırkıncı Müslüman olarak Hz. Ömer’i söyler. Öyle bir rivayet vardır. Ama tek tek sayıyor bakıyor ki hakikaten Hz. Ömer değil. 130-140. sırada Hz. Ömer. Bu tür şeylere itibar etmeyip tek tek araştırıyor, emek vermekten çekinmiyor yani.

Eser başka dillere tercüme edildi mi?

Tercümeye teşebbüs edildi doğrusu ama akim kaldı maalesef. Pakistanlı on dört dil bilen Muhammed Râşid Feroze isimli bir zat vardı. O, İngilizceye ve Urducaya tercüme etmeye başlamıştı ama vefat etti maalesef. Sonra da bir daha olmadı. Olsa çok iyi olurdu tabii. Özelikle İngilizceye tercüme edilmesini çok istiyordu dünyaya yayılması açısından. Arapçadan daha öncelikli olarak İngilizceyi düşünüyordu yani.

Peki bu esere yönelik eleştiriler oldu mu?

İlmi bir şey görmedik. Akademik dünyada ilmi manada ciddi eser vermeyen bazı kimseler arasında birtakım dedikodular dolaşır. İşte mesela “topladığını aktarıyor, kaynaklarda ne varsa onu yansıtıyor” tarzı yorumlar falan. Bu tür eleştirel değeri bulunmayan bazı şeyler duymuşumdur.

Geçtiğimiz ay kitabın yeni edisyonu yayımlandı Ketebe Yayınları tarafından. Bu edisyon hakkında bilgi verebilir misiniz biraz?

Kendi kaleme aldığı son şekli bu. Eski 18 ciltlik versiyonda birinci cilt tamamen Peygamberimizin atalarına hasredilmişti, iki yüz küsur sayfa Peygamberimizin yirminci atasından babasına kadar hayatını anlatıyordu. Orayı epeyce kısalttı. Caetani bölümleri bin sayfa tutuyordu onları ayrı bir kitap halinde tamamen çıkarttı. Onun dışında da bazı tasarrufları var ama çok büyük miktarda değil bunlar. Kısmi bir istihsar var. Tekrar düzenleme, gözden geçirmeler var. Bu vesileyle baskı hatalarını, yanlış ifade edilmiş, atlanmış kısımları düzeltme var. Kendisi bunun basıldığını göremedi. Bu versiyon 1999 yılında yayımlanmıştı ilk olarak. Şimdi yeniden titiz bir şekilde çalışıldı. Dizgisine, tashihine itina edildi. Şu anki versiyonu kendi kaleminden çıkan son şeklidir. 1998 yılında yaz aylarını büyük ölçüde İstanbul’da geçirdi, son ciltleri o okudu ben daktilo ettim. Kendisi artık yorulmuştu ve bir an önce bitirmek istiyordu. Vaktinin yaklaştığını da hissediyordu. Bitirdi, ağustos ayında Ankara’ya döndü, kasım ayında da vefat etti. O vefat ettikten Köksal Yayıncılık isimli bir yayınevi kuruldu, eserin ilk hali buradan çıktı. Ama tabii bu tür faaliyetleri aile girişimlerinde sürdürmek kolay değildir. En son Ketebe’nin himmetiyle güzel bir neşir oldu. Şimdiye kadarki içiyle dışıyla en düzgün neşir bu oldu.

Hocanın diğer çalışmalarıyla ilgili bir çalışma var mı? Şu anda baskısı olmayan Gençlere Din Kılavuzu gibi?

Gençlere Din Kılavuzu kitabının genişletilmiş hali İslam İlmihali’dir, bu da Ketebe’den neşredildi. Ayrıca Hz. Hüseyin ve Kerbela Faciası çıktı. Diğer birçok eseri de oradan çıkacak inşallah. Diyanet Vakfı’nda üç eseri var. Peygamberler Tarihi, Dînî ve Ahlâkî Sohbetler ile Kitap ve Sünnet: İslam’ın İki Ana Kaynağı. Onun dışındaki baskısı kalmamış eserlerini de Ketebe’den peyderpey çıkartacağız inşallah.

(1) M. Âsım Köksal, İslam Tarihi: Hz. Muhammed Aleyhisselam ve İslamiyet (Mekke Devri), Ankara, 1966, s. 133-134; ilaveli 2. baskı (İstanbul, 1973), s. 132.