Onları Bana Bırak!

Çoğumuz, günden güne kötüleşen bir dünyada yaşadığımızı düşünüyor. Fikirlerde, davranışlarda, ahlakta, siyasette… kısacası topluca “insanlıkta” kötüleşen bir dünyada. Öyledir de.

Bu düşünce canımızı sıkıyor, moralimizi bozuyor, bir şeyler yapma isteğimizi öldürüyor. Daha doğrusu ne yapsak işe yaramayacağını düşünüyoruz. Çünkü istiyoruz ki her ne yapacaksak, yapacağımız iş her şeyi düzeltsin. Dünyayı kurtaralım. Ancak bu büyük istek, hiçbir iş yapmamakla neticeleniyor. Tüm yanlışları düzeltelim derken bir de bakıyoruz, yapabileceğimiz doğruları da ihmal etmişiz. Başkalarını iptal edelim derken kendimizi imal edememişiz.

Bu konuda beni en çok etkileyen örnekler yirminci yüzyılın başlarında yaşayan ulemanın tavrıdır. İslam dünyasının her tarafı lime lime edilirken onlar ne yaptılar? Elbette (ve ne yazık ki) hepsini incelemedim. Ama gördüğüm, duyduğum, okuduğum birkaç örnek bile “kıyametin koptuğunu dahi görsek elimizdeki fidanı dikmeye çalışmak” ne demekmiş gösterdi. Üzülecek, kızılacak, kahrolacak onca acının, yıkımın, kaybın ve felaketin içinde onların bir kısmı bulabildikleri birkaç öğrenciye en ilkel şartlarda ne biliyorlarsa öğretmeyi, tevarüs ettikleri ilmi aktarmayı seçtiler. Eğer onlar büyük işler yapmaya kalkmanın doğuracağı çaresizlik içinde ellerini yanlarına sarkıtıp işlevsiz kalsalardı bugün biz ne durumda olurduk bir hayal edin.

Muhakkak ki onlar, her konuda olduğu gibi bu konuda da Peygamber Efendimiz’i örnek almışlardı. Peygamberlik hayatı boyunca çeşitli türden düşmanlıklarla, eleştiri, alay ve hakaretlerle, çeşit çeşit tuzaklarla karşılaşan Efendimiz, Yüce Allah’ın yol göstermesiyle bunların kendisini amacından saptırmasına izin vermemiş, “Onları bana bırak!” diyen Rabbinin öğüdüne uyarak ilişkileri bozan tartışmalara, insanın enerjisini tüketen çekişmelere girişmeden yalnızca kendi davasına odaklanmıştır.

“Onları bana bırak!” emrine uymamak, herkese her daim cevap yetiştirmeye çalışmak, biraz dikkat edilirse kendimizde bir kudret vehmetmek demektir ki sadece bu düşünce bile yanlış yolda olduğumuzun delilidir. İslam’ın ilk günlerinden bugüne kadar, daha Peygamber hayattayken dahi çeşit çeşit itirazlar, sapmalar, ihtilaflar, savaşlar, haksızlıklar, haddi aşmalar olmuştur, olacaktır. Varlığını bunlarla mücadeleye adayanlara duyduğumuz saygıdan bir şey kaybetmeden, hayatta kalıcı bir iz bırakmak istiyorsak, kendi söyleyeceğimiz söze odaklanmak, mesajın aslını vurgulamak, Hakk’a davet yolunda olmak lazımdır.

Zira önünde sonunda kazananlar, ürüyenlere takılanlar değil, kervanı yürütmeye bakanlar olacaktır.