Sonpeygamber.info
İslam
 

İslam'da İbadet

Hangi davranışların ibadet olacağına ve ibadetlerin nasıl gerçekleştirileceğine karar verme, ibadetlere ait şekil ve şartları belirleme yetkisinin sadece Allah'a ve O'nun seçtiği elçisine ait olduğunu unutmamalıdır.

İbadetin Tanımı

Sözlükte "boyun eğme, alçak gönüllülük, itaat, kulluk, tapma, tapınma" anlamlarına gelen ibadet dini bir terim olarak insanın Allah'a saygı, sevgi ve itaatini göstermek, O'nun hoşnutluğunu kazanmak niyetiyle ortaya koyduğu belirli tutum ve davranışları ifade eder.

İslami kaynaklarda ibadet terimi yanında bir de ubudiyet terimi kullanılır. Bu terim insanın hayatının her anını Allah'a karşı saygı ve itaat bilinci içinde sürdürmesi şeklindeki kulluk duyarlılığını ifade eder. Buna göre ibadette belirli davranış şekilleri öne çıkarken ubudiyette ahlaki ve manevi öz ağır basmaktadır. Böylece tamamen din tarafından belirlenen görevlerden başka kişilerin Allah'ın hoşnutluğunu kazanmak için yaptığı her fiil de ibadet olarak nitelendirilir ve ödüllendirilir. İbadetler söz konusu olduğunda Fıkıh (İslam Hukuku) ilmi daha ziyade uygulamaya ait kurallar üzerinde dururken sufiler daha çok ibadetlerin batini özellikleri, ruhu ve özü üzerinde dururlar. Kalp temizliğine, ruhun olgunlaşmasına vesile olan ve sonuçta insanı Allah'a yaklaştıran her türlü iyi halleri ve davranışları ibadet sayarlar.

Özel anlamda ibadet ise mükellefin yaratanına karşı saygısını ve boyun eğişini simgeleyen, Allah ve Rasulü tarafından yapılması istenen belirli davranış biçimleridir. Burada önemli olan hangi davranışların ibadet olacağına ve ibadetlerin nasıl gerçekleştirileceğine karar verme, ibadetlere ait şekil ve şartları belirleme yetkisinin sadece Allah'a ve O'nun seçtiği elçisine ait olduğunu unutmamaktır. Kullar kendi tercih ve zevklerine göre ibadet icat edemezler, var olan ibadetlerde şekil ve şart değişikliği yapamazlar. Çünkü az önce de belirttiğimiz gibi, kulun Allah'a olan saygı ve teslimiyetini arz edebilmesi için tek yol olan ibadetlerin neler olacağı ve nasıl icra edileceği Allah Teâlâ tarafından belirlenmiştir.


İslam sadece kalple veya sadece görüntüyle uğraşmaz; aksine içi ve dışıyla birlikte bir bütün olarak insanı ilahi rehberliğin önderliğinde yeniden inşa eder

İnanç-İbadet İlişkisi

Müslümanlığın asıl hedefi insanın hem içini hem de dışını arındırmaktır. İslam sadece kalple veya sadece görüntüyle uğraşmaz; aksine içi ve dışıyla birlikte bir bütün olarak insanı ilahi rehberliğin önderliğinde yeniden inşa eder. Elbette inanç kalpte başlar, fakat kalbi tamamen aydınlattıktan sonra orada gizli kalmayıp düşünce dünyamızı sarar, ağızlarımızdan taşar ve bütün azalarımıza yayılır. Zaten insanın iç dünyasında var olanın dışına yansıması ve içiyle dışı arasında bir tutarlılık oluşturabilmiş olması akıl ve ruh sağlığının en önemli ilkelerindendir. Böyle bakıldığında imanın kalpteki haline tasdik, zihindeki haline ilim denir. Bu ilim dile geçince ikrar, azalarda tecelli edince de amel halini alır. Demek ki mü'min imanını kalbine yerleştirecek, diliyle ilan edecek, o imanın nuru düşünce dünyasını saracak ve bütün davranışlarında zahir olacaktır. Bu zahir olma hali ibadetlerden başlayarak bütün sosyal hayatını ve ahlakını kuşatacak kadar yaygın olmalıdır. İşte olgun ve kâmil iman budur.

Peygamberimiz Hz. Muhammed (sav) çok iyi bilinen bir hadisinde İslam dininin bir kişinin şahsında gerçekleşmesinin üç cephesini iman, islam ve ihsan olarak açıklamıştır. İman esasları bir müslümanın nasıl düşüneceğini, nelere inanacağını ve bu inancın ışığında hayatı nasıl yorumlayacağını belirler (ki bu esasları detaylı olarak önceki bölümlerde açıklamıştık). İnanan insanın Rabbine nasıl kulluk edeceğini, teslimiyetini nasıl ifade edeceğini gösteren temel ibadetler ise adı geçen hadiste "islam" olarak tanımlanmıştır. Bu noktada Hz. Muhammed (sav) "islam"ı tarif ederken "kelime-i şehadetten sonra namazı, Ramazan orucunu, haccı ve zekâtı saymıştır. Efendimiz hem iman hem de ibadet esaslarını bir müslümanın hayatında en iyi şekilde gerçekleştirmenin yöntemini ise "ihsan" kavramıyla ifade etmiştir. Bu da müslümanın bütün hayatını kuşatan tam bir teslimiyet ve saygıdır (ki daha çok ahlak ve tasavvuf ilimlerinin konusudur).


Unutulmamalıdır ki ibadetlerde asıl gaye o faydayı elde etmek değildir. İbadetler bizatihi kendileri gayedirler

İbadetin Hikmetleri

İslam hayatın tamamını kucaklayan, bütüncül bir sistemdir. İnsanın ilgi ve faaliyet alanlarının hiçbirisine ilgisiz değildir. Birbirinden farklı bütün bu alanlar arasında karşılıklı etkileşime dayalı bir dengeye ulaşmak onun en büyük hedefidir. Bu dengenin sağlanmasında ibadetler son derece önemli ve yeri bir başka şeyle doldurulamayacak bir fonksiyon icra ederler. İbadetlerin çeşitlerini ve yerine getiriliş şekillerini incelediğimizde kişisel yönden hem ruhun hem de bedenin iyiliğini gözetmeye; toplumsal yönden de sosyal barışı temin etmek amacına katkıda bulunduklarını görürüz. Bu bakımdan, ilahi emirlere uygun dünyevi davranışlar her zaman kutsal ve ahlaki bir nitelik taşıdıkları gibi, aynı şekilde dini ibadetler de maddi bir yarar sağlar.

İbadetlerde asıl olan Allah'a olan kulluğumuzu tam bir teslimiyet ve gönül rızasıyla ifade etmektir. Yani taabbüddür. İstediğimiz kadar düşünüp taşınalım, namaz vakitlerinin niçin daha çok veya az olmadığını, namazlarının rekât sayılarının sebebini, orucun neden Ramazan ayında tutulması gerektiğini ve benzeri hususları tam olarak kavrayamayız.  Sırf ve saf bir taabbüd, yani Allah'a halis muhlis kul olma gayesi güdüldüğünden ibadetlerin hikmet ve sebeplerinin tamamını anlamanın yolu insan aklına kapalıdır. İbadetlerin, bizim aşkın olan âlemle ilişkimizi düzenleyen sembolik davranışlar olduğunu anladığımızda bu konuda aklın rolünün nakille (ayet ve hadislerle) bildirilen esaslara tabi olmak olduğunu daha açık bir şekilde görürüz. İbadet ve ubudiyet, yani Allah'a tapma ve kulluk etme tamamıyla bir gönül meselesi olarak ele alınmayıp onları akıl seviyesinde anlamaya ve belirlemeye kalkışmak dinin akıl üstü yüceliğine ve kutsiyetine halel getirir. İbadet ve itikat konularında akla ve fikre kapatılan kapılar; insanlar arası ilişkileri düzenleyen konularda sebep ve hikmetlere göre hükümlerin tatbikine yol bulmak üzere ardına kadar açılmaktadır.

Elbette taabbüdi (kulluğumuzu ifade eden, ibadetlerle alakalı olan) hükümler de aklın erebileceği bir takım fayda ve maslahatlar içerir. Yalnız unutulmamalıdır ki ibadetlerde asıl gaye o faydayı elde etmek değildir. İbadetler bizatihi kendileri gayedirler. Mesela oruç tutmanın herkesçe malum olan bir takım ferdi, içtimai, sıhhi ve terbiyevi faydaları bulunduğu muhakkaktır. Fakat farz kılınışının illeti bu faydalar değildir. Esas ve ilk maksat Allah Teâlâ'nın hüküm koyuculuğunu kabul ve O'na kulluğun ifade edilmesidir. Sözü edilen hususlar orucun yan faydalarıdır. Onun için bu faydalar başka yoldan temin edildiğinde oruç tutmaya ihtiyaç yoktur denilemez.

İbadetler şekil olarak basit görülseler de yüce yaratanın buyrukları olduğu için güçleri ve sırları bu maddi alanın ötesine uzanır ve her biri yaratanla bağlantının değişik biçim ve boyutlarda gerçekleşmesini sağlar. Bunun için de namaz örneğinde olduğu gibi belli duaların ezberlenmesi ve okunması, belirli davranış biçimleri, hacda olduğu gibi sembolik nitelik taşıyan bir dizi davranış ibadetin bir parçasını veya şekli unsurunu teşkil edebilir. Bu tür davranışların ibadet sayılmasının anlamı ise her zaman zihnen kavranmayabilir. Çünkü ibadetler, dinin belli ölçüde biçimsellik ve sembolizm içeren bir yönünü temsil eder.

Bütün ibadetlerin esası Allah'ı zikir, gayesi de insanı Allah'ın huzuruna götürmektir. İbadetler her yönüyle Allah'ı anma vasıtalarıdır. İbadetlerin bütün erkân, şart ve yapılış biçimleri Allah'ı zikrederek şuura yerleştirmeye yöneliktir. Bu başarıldığında ibadetler dışındaki anlarda da O'nun her yerde hazır ve nazır olduğu bilinci içimize yerleşir. İbadetler ilk bakışta kul ile Allah arasında kalan ve ferdin yaratanına karşı duyduğu saygı, itaat ve tazimi simgeleyen birer davranış olarak görülebilirse de kişilik eğitiminin, insan ilişkilerinin ve toplumsal yapının iyileştirilmesini sağlayan bir fonksiyona da sahiptir. İbadetlerin her birini teker teker ele aldığımızda hepsinin insan varlığının ayrı ayrı yönlerine etki eden, kişiliğimizin değişik cephelerinde taşıdığımız zaafları iyileştiren ve bir bütün olarak karakterimizi geliştiren etkileri olduğunu görürüz. Onların her biri her şeyden önce insan iradesini güçlendirmeye, kendine ve sahip olduklarına hâkimiyeti artırmaya yarar. Bu da insanın bu dünyadaki varlık sürecini tekâmülle neticelendirebilmesinin olmazsa olmaz koşuludur.


İslam bilginleri ibadetlerin şart ve şekillerinin Allah ve Rasulü'nün bildirdiği biçimiyle yapılması gerektiği konusunda görüş birliği içindedir.

İbadet Şekillerini Belirleme Yetkisi

İnsan aklı yüce yaratana ibadet edilmesinin önem ve gerekliliğini kavrasa bile bunun nasıl ve ne şekilde yapılacağını bulamaz.(Bu konuda en güzel örnek İslam öncesi Arap toplumunda yaşayan haniflerin/tek tanrıya inananların durumudur. Onlar aşkın bir yaratıcının varlığını kabul ediyor, ama ona nasıl kulluk edeceklerini bilemiyorlardı.)

Yaratıcının ibadet esnasında ortaya konmasını istediği davranış biçimleri ibadetin özüne göre önem bakımından ikinci derecede olup ne gibi hikmetler taşıdığı akılla kısmen anlaşılsa bile yine de aklın tam kavrayamayacağı bir özelliğe sahiptir. Bundan dolayı İslam bilginleri ibadetlerin şart ve şekillerinin Allah ve Rasulü'nün bildirdiği biçimiyle yapılması gerektiği konusunda görüş birliği içindedir. Bu sebeple ibadetlerin yalnızca Allah'ın emrettiği, Rasul-i Ekrem'in açıklayıp gösterdiği tarzda yapılması esastır. Bu anlayış sebebiyledir ki Kur'an'da emredilen ve Hz. Peygamber tarafından açıklanıp gösterilen şeklin dışındaki ibadet tarzları dinde bid'at olarak değerlendirilir ve kınanır. Bu bağlamda bid'at, "Rasul-i Ekrem'in sünnetinde bulunmayan herhangi bir davranışın ibadet telakki edilmesi veya mevcut ibadet şekillerinde arttırma veya eksiltme yapılması" anlamına gelir.

Kur'an'da başta namaz, ardından zekât, hac ve oruç olmak üzere temel ibadetler sıkça hatırlatılıp emredilir. Kur'an'da ana çatısı oluşturulan ibadetlerin nasıl yerine getirileceği, uygulama şartları ve hükümleri Hz. Peygamberin uygulama ve açıklamalarıyla netleşmiştir. Hz. Peygamber, "Ben nasıl namaz kılıyorsam siz de öylece kılınız", "Hacla ilgili hükümleri benden öğreniniz" diyerek ümmetine namazın kılınış ve haccın eda ediliş biçimlerini ayrıntılarıyla göstermiş, uygulama ve öğretmeye dayalı dini hayat sonraki nesillere aynı şekilde intikal ettirilmiştir.


 



İbadetler üzerine önemli psikolojik tahliller yapan Gazali’nin belirttiği gibi ibadetlerden maksat, bilinci gündelik, alışılmış, sıradan yaşantıların etkisinden uzaklaştırıp organların da yardımıyla daha üstün bir seviyeye yükseltmek, kalbin sıfatlarını daha iyileriyle değiştirmektir.

Dini bir vecibe olarak yerine getirilen her ibadetin Allah tarafından belirlenmiş bir şekil ve kalıbı vardır. Mü'min Allah'a olan bağlılığını bu form içinde ifade etmek durumundadır. Genel olarak bu kalıp sembolik mahiyette olup ibadetin ayrılmaz bir parçasıdır. İbadetin şekli onun manasının yaşanmasında doğrudan doğruya etkili olmaktadır. Bir ibadeti yerine getirmek yalnızca bir sembolü yerine getirmek değil, bir tür varlık tarzına, insanüstü ve evrensel bir tarza en azından bilkuvve katılmak demektir. İbadet şekli ve anlamıyla, kalıbı ve özüyle bir bütün oluşturmakta olup buna uygun tarzda yerine getirildiği zaman amaçlanan etki ve sonuçlarını gösterir.

İbadetler üzerine önemli psikolojik tahliller yapan Gazali'nin belirttiği gibi ibadetlerden maksat, bilinci gündelik, alışılmış, sıradan yaşantıların etkisinden uzaklaştırıp organların da yardımıyla daha üstün bir seviyeye yükseltmek, kalbin sıfatlarını daha iyileriyle değiştirmektir. Buna göre mesela namazda secde ederken alnın yere konmasında asıl amaç, alın ile yerin bir araya getirilmesi değil, bu sayede kalpte tevazu sıfatının güçlendirilmesidir. Bu amaca hizmet etmeyen, şekil ve anlam bütünlüğü içerisinde yerine getirilmeyen bir ibadet verimsiz, eksik ve özürlüdür. Böyle bir ibadetin Allah tarafından kabul edilmesi de beklenemez. Nitekim "Şu namaz kılanların vay haline ki onlar kıldıkları namazın manasından uzaktırlar" (Maun/4-5) mealindeki ayet de bu hususa işaret eder.

Yine Gazali'ye göre zekâtın gerçek anlamı, yaratılışı bakımından mala düşkün olan insanın mal sevgisini azaltmak suretiyle gerçek sevgi ve bağlanmaya layık olan yüce Allah'a yönelmesini temin etmek, Allah sevgisini gölgeleyen her şeyi içinden atarak tevhidi yaşamak, cimrilikten kurtulup Allah'ın verdiği malın şükrünü eda etmektir. Orucun asıl anlamı ve özü ise belirli bedeni arzulara ara vermek yanında şuuru da dünyevi ilgilerden, Allah dışındaki şeylerden boşaltarak manevi yoğunlaşmanın mümkün olan en üst sınırına ulaşmaktır. Hac ibadeti bir tür geçici ruhbanlıktır; çünkü onun özü ve anlamı, bütün hareket ve davranışlarda her şeyden uzaklaşarak kendini sadece Allah'a adamaktır. Bir tür ahret yolculuğuna, ölüme hazırlanmak, ölüm sonrasında yaşanacak hallerin bu dünyadaki uygulamasını yapmaktır.


Temel bir kural olarak namaz ancak Kur'an'ın Arapça metni okunarak kılınabilir, meal ve tercüme onun yerine geçmeyeceğinden bunlarla namaz kılınmaz.

İbadet Dili

İbadetlerin geçerlilik şartlarının önemli bir bölümü Allah ve Rasulü tarafından belirlenen ve istenen belli davranış biçimleri ve şekil şartlarıdır. İbadetlerle ilgili dini hükümlerin zamanın ve şartların değişmesiyle değişmeyen, yoruma açık olmayan taabbüdi nitelikte hükümler olması da bu nedenledir. Namazın belli safhalarında Kur'an'dan belli ölçüde metinlerin okunması, bunların aslına uygun biçimde Arapça olarak okunmasının gerekmesi, rekâtların, rükû ve secdenin miktarları, oruçta yeme-içme ve cinsel ilişki yasağı, haccın ifasında ihram, vakfe ve tavaf hükümleri böyledir.

Dinin benimsenmesinde ve gereklerinin yerine getirilmesinde anlama, razı olma ve iradi seçim esas olduğundan kelime-i şehadet, zikir, dua ve niyette Arapça telaffuz şart görülmez. Cuma ve bayram namazı hutbelerinde de cemaatin söyleneni anlaması esas olduğundan Kur'an-ı Kerim ile hamdele ve salvele gibi şekilleri sünnetle belirlenen dua ve zikirler dışındaki öğüt ve irşat kısmının Arapçadan başka bir dilde okunması caiz görülmüştür. Buna karşılık ezan ve ona bağlı olarak kamet dinin şiarı ve bir bölgede Müslümanların mevcudiyetinin sembolü olarak görüldüğünden bunların Arapça orijinal şekil ve tertibiyle okunması gerekli görülmüştür.

Kur'an anlaşılmak ve gereği yerine getirilmek için indirildiğinden ve bu yönüyle fert ve toplumlar için bir rahmet ve şifa olduğundan Kur'an kıraatinde mananın anlaşılmasının ayrı bir önemi vardır. Bu sebeple Arapça bilmeyenlerin Kur'an mealini veya tefsirini okuyup onun içeriğine vakıf olması bir ibadet değeri taşır ve Kur'an'ın namaz dışında da Arapça okunması şart koşulmaz. Bununla birlikte bir kimsenin manasını anlamasa bile Kur'an'ın Arapça metnini okuması ve dinlemesi de başlı başına bir ibadet olarak nitelendirilmiş, Allah'ın hoşnutluğunu kazanmaya vesile sayılmıştır.

Kur'an'da namazla ilgili olarak "Ondan (Kur'an'dan) kolayınıza geleni okuyun" (Müzzemmil/20) buyrulduğu gibi hadislerde de kıraatsiz, Fatiha'sız namazın geçerli olmayacağı veya eksik olacağı bildirilmiştir. Fiili sünnet ve gelenek de bu yönde olduğundan bütün fıkıh mezhepleri namazda Kur'an'dan bir parça okumanın (:kıraat) namazın farzlarından sayıldığı konusunda ittifak etmişlerdir.

Temel bir kural olarak namaz ancak Kur'an'ın Arapça metni okunarak kılınabilir, meal ve tercüme onun yerine geçmeyeceğinden bunlarla namaz kılınmaz. Namaz kılacak kimse Fatiha'yı ve Kur'an'dan birkaç ayeti de bilmiyorsa veya bunları telaffuza güç yetiremiyorsa bu bir geçici mazeret hali olup o kimseden kıraat şartı düşer, ancak vakit geçirmeden bunu öğrenir.

İbadet Çeşitleri

Müslümanın Allah'a olan kulluğunun temel ifadeleri olan beş ana göreve İslamın direkleri (erkânı) da denir. Bunların birincisi olan kelime-i şehadet, inancın ikrarı (dile getirilmesi) olup diğer dört zorunlu görev arasında merkezi bir konuma sahiptir. Diğer dördü bir anlamda bu ikrarın hayatımıza olan etkilerinin yansıması gibidir. İnancın ikrarı "Allah'tan başka ilah olmadığını ve Muhammed'in onun kulu ve elçisi olduğunu "tasdik ve buna tanıklık etmek demektir. Bu müslüman olmanın olmazsa olmaz şartıdır.

İslam uygulamasında şehadet bir ayin biçiminde ele alınmaz, fakat bunun yerine şehadet, Allah'ın birliğini ve her şeye gücünün yettiğini sürekli olarak hatırlatan bir ilke olarak müslümanın tüm hayatını kapsar. Çünkü kelime-i şehadet bir müslümanın imanının hülasası ve kimliğinin de bir ifadesidir. Şehadet yeni doğmuş bebeklerin kulaklarına okunur, ölüm döşeğinde yatan bir insan söyleyebileceği kadar bu cümleyi söylemelidir, yanında bulunan insanlar da son nefesine kadar şehadeti ona tekrarlarlar. Şehadet, günde beş defa, inananları ibadete davet eden müezzinler tarafından da tekrarlanır. Şehadet getirmenin dışında, müslüman olmak, az ya da çok şehadetten doğmuş bir inançlar manzumesine, yani imanın temel şartlarına da bağlı olmayı gerektirir. (Bu şartlar önceki bölümlerde detaylı olarak ele alınmıştır.)

İbadetler bedeni ve mali olması itibariyle üç kısımdır:

  • a) Bedeni ibadetler: Namaz, oruç ve Kur'an okumak halis bedeni ibadettir. O yüzden mükelleflerin bu ibadetleri fiilen ve bizzat eda etmedikleri müddetçe maksat hâsıl olmaz.
  • b) Mali ibadetler: Zekât, kurban ve sadaka bu guruba girer. Mazeret bulunsa da bulunmasa da mali ibadetlerde vekâlet caizdir. Zira bunların farz kılınmalarındaki hikmet vekâlet suretiyle de eksiksiz olarak gerçekleşebilir.

 

 

  • •c)      Hem bedeni hem de mali ibadet: Hac böyledir. Kesin bir gereklilik bulunmadıkça bu ibadette vekâlet caiz olmaz. Zira haccın erkânı ekseriyetle taabbüdidir.
    İbadet yükümlüğü neticede yaratana karşı bir kulluk borcu olduğundan ilke olarak ifa edilmesi için baskı yapılmaz.

    İbadetin Dereceleri

    İbadetlerin ifasında önemli bir ilke ibadetin yalnızca Allah için yapılmasıdır. Tevhidin aslını Allah'a hiçbir şeyi ortak koşmadan ibadet etmek, yapılan ibadetlerin karşılığını yalnızca Allah'tan beklemek teşkil eder. Genel olarak ibadetler belli davranış biçimlerinden meydana gelir ve bir kısmı sembolik anlam ifade eden bu şekiller ibadetlerin adeta kurucu unsurunu teşkil eder. Bununla birlikte ibadetin özünü kişinin niyeti ve onun her türlü gösterişten uzak olarak içten gelen bir istekle yapılması oluşturur. "İhlâs" denilen bu durum ibadetlerin kabulünde esastır. Hz. Peygamber halis niyet bulunmadan yapılan ibadetlerin içi boş davranışlardan ibaret olduğunu hatırlatmıştır.

    Sufilere göre ibadet ve ubudiyet Allah'ın rızasını kazanmak, O'na yaklaşmak ve O'nun huzurunda olmak için vazgeçilmez bir araçtır. Kişi her şeyi bir yana bırakarak Allah'ın huzurunda, O'nunla birlikte olduğunun bilincine erince amaca uygun şekilde ibadet etmiş olur.

    İbadetlerin ifasında devamlılık esastır. Kur'an'da insanın ölünceye kadar Rabbine kulluk etmesi istenir (Hicr/98-99). Hz. Peygamber de ümmetine dengeli bir dini hayat tavsiye etmiş, devamlı yapılan amelin Allah katında amellerin en hayırlısı olduğunu belirtmiş ve ibadetlerde aşırıya gitmek isteyen bazı sahabeleri uyarmıştır.

    İslam'da bir şeyi severek, benimseyerek, hevesle ve şevkle yapmak asıl olduğundan kolaylık esas alınmıştır. Dini hükümler, ortalama insan dikkate alınarak, umumun uygulayabileceği şekildedir. Fakat bu hükümler, zayıflar ve mazereti olanlar için daha da yumuşatılırken (:ruhsat); kuvvetli ve kabiliyetli olanlar aynı hükümleri miktar olarak daha çok ve daha iyi bir şekilde (:azimet, takva) tatbik etmeye teşvik edilmiştir. Bu yönüyle İslam Dini insan toplumları içinde her kapasiteye hitap etmiş ve evrensel olabilmiştir.

    İbadetleri Yerine Getirmenin Sonuçları

    İbadetlerle ilgili hükümler yalnızca kul ile Allah arasındaki ilişkileri düzenlemekle kalmaz, aynı zamanda ferdin yakın çevresiyle ve toplumla ilişkilerini de doğrudan veya dolaylı olarak etkiler. Ferdi niteliği baskın görünen namaz ve oruç ibadetinin bile kötülüklerden uzak durma, toplumsal kaynaşmayı, huzur ve sükûnu sağlama, yoksullara yardım elini uzatma gibi dışa akseden olumlu sonuçları vardır. Bu özellik zekât, hac, kurban, kefaret gibi ibadetlerde daha belirgindir.

    İbadet yükümlüğü neticede yaratana karşı bir kulluk borcu olduğundan ilke olarak ifa edilmesi için baskı yapılmaz. Sadece eğitim ve icra imkânı vermekle yetinilir. İbadetlerde niyet ve ihlâs esas olduğundan baskı uygulamanın kişiyi iki yüzlüğe sürükleyeceği ve bu şekilde yapılacak ibadetin Allah katında makbul sayılmayacağı açıktır. İnanan kişi için ibadet etmeye en büyük teşvik Allah'ın kelamında ibadete verilen değerdir. Kur'an-ı Kerim'de genel olarak salih amel işleyenlerin büyük mükâfat alacağı, buna karşılık ilahi emirlere itaat etmeyenlerin çetin bir azaba uğratılacağı belirtilmiş, özel olarak da namaz ve zekât gibi ibadetlerin yerine getirilmesinin mutlu sonuçları, terk edilmesinin doğuracağı dünyevi ve uhrevi felaketler vurgulanmış ancak her hangi bir dünyevi müeyyideden söz edilmemiştir.

    İbadetleri yerine getirmenin manevi ve uhrevi hayata yönelik en belirgin sonucu kişinin uhdesinden böyle bir yükümlülüğün kalkmış olmasıdır. İbadeti yapmış olmaktan dolayı kişinin Allah katında ne ölçüde sevap elde edeceği konusu ise, yerine getirilen görevin niteliğine ve kişinin samimiyetine bağlı olarak kul ile Allah arasında kalan bir meseledir.

    Kur'an'da ifade edildiği üzere insan hem itaat hem de isyan edebilme gücüyle donatılmış ve yaratıcısı tarafından sadece O'na ibadet etmeye, kendi bencil arzuları dâhil bütün yalancı tanrıları terk etmeye çağrılmıştır. İnsanın, kendisi için mümkün bir yol olan isyana yönelmeyip, istek ve iradesiyle Allah'a itaat ve dua etmesi son derece anlamlı ve değerli bir davranıştır. Esasen böyle bir davranış hem kâinat düzenine hem de insanın kendi fıtratına uygunluk arz eder.  Bu bakımdan insanın Allah'a ibadet etmesi dini bir görev olduğu kadar insanlık güçlerini geliştirip olgunlaştırmasının da en etkili aracıdır.

 

 

Yorumlar

 
Bu yazıya henüz yorum yapılmadı. İlk yorumu siz yapmak için tıklayın.