Kültür Sanat
Tarih
 

Osmanlılarda Hz. Peygamber Sevgisi

 

 
Hayatı boyunca olduğu gibi, 632’deki vefatını müteakip bütün İslam coğrafyasında büyük bir hasret ve iştiyakla sevgi beslenen Hz. Muhammed (sav), tarihin değişik dönemlerinde muhtelif biçimlerde hatırası özenle yad edilen bir peygamberdir. Ona duyulan muhabbet ve hürmet, ashab-ı kiramdan günümüze, hatta kıyamete kadar devam edecek bir derinlik ve zenginliğe sahiptir. “Allah’ın habibi” olarak telakki edilmesi sebebiyle, cami ve mescitlere mübarek adı büyük bir saygı nişanesi olarak konulmakta; mezar, çeşme ve yapı kitabelerinde adına veya sözlerine rastlanmakta ve salat ü selamların bolca zikredildiği toplantılar düzenlenmekte olup bütün bunlar, O'nun ümmetinden olabilme bahtiyarlığına ve şefaatine nail olma arzusuna ulaşabilme uğruna gerçekleştirilmektedir.
 
Osmanlıların Hz. Peygamber’e duydukları muhabbet ve hürmetin izlerini birçok örnekle vermek mümkündür. Osmanlı döneminin sadece aşıkları ve sufileri değil, alelade vatandaştan padişaha kadar pek çok kişi ona beslediği sevgiyi bir biçimde ortaya koymuştur.
 
Mevlid Geleneği

 

Gerçekten de İslam tarihi boyunca Müslümanların gönlünde önemli bir yer tutan Rasûlullah sevgi ve bağlılığı, daha ilk dönemlerden bu yana canlı bir şekilde yaşanmıştır. Yüzyıllardan beri, Peygamberimiz'in doğum günü olan 12 Rebiulevvel’de Müslümanların, Rasûlullah’ın Mekke’de doğduğu evi ile Medine’deki nurlu kabrini ziyaret ettikleri bilinmektedir.(1) Hz. Peygamber’in doğum günü yapılan bu kutlamalar, daha sonraki asırlarda da gelişerek ve değişerek devam etmiş, ancak bütün bu merasimler ortak bir adla “leyletü’l-mevlid” ya da “mevlidü’n-Nebî” olarak günümüze kadar gelmiştir.(2)

Mevlid-i Nebî merasimleri konusunda hatırlanması gereken en önemli isimlerden biri Erbil Atabeyi Muzefferuddin Gökböri (1190-1233)’dir. Kaynaklar, İslam tarihinde Haçlılara karşı verdiği mücadelelerle şöhret kazanan Selahaddin Eyyubî’nin eniştesi olan Gökböri’nin erdemli ve iyiliksever tavır ve faaliyetleri yanında, Hz. Peygamber’e duyduğu derin muhabbet nedeniyle, çok büyük harcamalar gerektiren mevlid merasimleri düzenlediğini de haber verirler.

Melik Gökbörî’nin her yıl tertip ettiği görkemli mevlid törenlerine Erbil’e yakın bölgelerden çok sayıda fakih, sufi, vaiz, kurra, şair ve sade vatandaş katılırdı. Gökböri, merasimlerin başlamasından yaklaşık iki ay önce gelmeye başlayan misafirler için kalacak yerler yaptırırdı. Erbil’de kale kapısıyla hankah arasındaki alanda ahşap olarak birkaç kattan oluşan 20 kubbe inşa edilir, bunlardan biri melike, diğerleri ise emirlerine tahsis edilirdi. Mevlid-i Nebî merasimleri süresince halk eğlenir, ziyafetlere katılır, musiki dinler ve şenlikleri takip ederdi. Mevlid gecesi ise, kalede kılınan akşam namazını müteakip fener alayları düzenlenir ve meşalelerle hankaha gidilirdi. Ertesi gün Melik Gökböri, kendisi için kurulan ahşap kuleden eğlenceleri ve askerî törenleri izler, çevreden gelen vaizlerin sıra ile yaptığı vaazları dinlerdi. Bu arada Melik, huzura çıkanların tebriklerini kabul eder, ayrıca önde gelen sivil ve askerî görevliler ile merasimler nedeniyle Erbil’e gelen fakih, vaiz, sufi, kurrâ ve şairlere hilatlar giydirilir, hediyeler dağıtılırdı. Gökböri’nin 300.000 dinar tahsisat ayırdığı bu muazzam tören ve şenlikler her yıl tekrarlanırdı.(3)

Melik Gökböri’nin resmî bir organizasyonla başlattığı bu mevlid merasimi geleneği daha sonraki yüzyıllarda resmî ya da hususî olarak devam etmiş ve Osmanlılar döneminde farklı bir heyecana bürünmüştür.

Osmanlıların Hz. Peygamber’e duydukları muhabbet ve hürmetin izlerini birçok örnekle vermek mümkündür. Osmanlı döneminin sadece aşıkları ve sufileri değil, alelade vatandaştan padişaha kadar pek çok kişi ona beslediği sevgiyi bir biçimde ortaya koymuştur. Topkapı Sarayı’nda yüzyıllardır büyük bir gurur ve iftiharla korunan mukaddes emanetlerin İstanbul’a gelişinden çok daha önce de Osmanlı coğrafyası, Hz. Peygamber’e duyulan hasretin örnekleriyle doludur.

Osmanlılarda basılan ilk parada yer alan kelime-i tevhidin yanı sıra, özellikle devletin önde gelenlerinin ve diğer vatandaşların mezar taşlarında Hz. Peygamber’in, dünya hayatının nasıl algılanması gerektiği konusunda yer alan muhtelif hadisleri ya da vakfiyelerinde hiçbir zaman ihmal edilmeyen salat ü selamlar, hep ona duyulan özlem ve sevginin bir ürünüydü. Camilerde bulunduğu müşahede edilen hadislerde de aynı duygunun tezahürünü bulmak mümkündür. Örneğin, âdeta bir hat müzesi Bursa Ulucami’de yazıldığı bilinen ilk yazının, “Şefaatim, ümmetimden büyük günah işleyenler içindir.” anlamındaki hadis olması, ayrıca düşünmeye değer niteliktedir.

Söz, Osmanlıların ilk en büyük camii olan Ulucami’den açılmışken, buranın ilk imamı olduğu belirtilen Süleyman Çelebi ve onun Mevlid adıyla şöhret bulan Vesîletü’n-Necât adlı eserine de mutlaka değinmek gerekir. Sadece Bursa ve Anadolu ile sınırlı kalmayan ve çok geniş bir coğrafyada okunmasından büyük zevk alınan sözkonusu mevlidin, bu denli gönüllerde taht kurmasının altında, yazılışına neden olan hadise sırasında Süleyman Çelebi’nin gösterdiği ve Hz. Peygamber’e duyulan sevgiden kaynaklanan tepki yatmaktadır. Olay, Ulucami’in ibadete açıldığı 1400’den birkaç yıl sonra ve Süleyman Çelebi’nin de camide imam olarak görevde bulunduğu bir sırada gerçekleşmişti.

Kaynaklardan öğrenildiğine göre, İran asıllı bir vaiz Ulucami’de yaptığı bir vaaz sırasında, “Âmene’r-rasûlü” diye şöhret bulan ve “Biz, O’nun peygamberleri arasında bir fark gözetmeyiz.” anlamının da yer aldığı Bakara sûresinin 285. âyetini yorumlarken, bu âyet gereği Hz. Peygamber'i Hz. İsa’dan üstün görmediğini söylemişti. Bunun üzerine, dinleyenler arasında bulunan Hz. Muhammed (sav) aşığı ve bilgili bir Arap, vaizin bu yorumuna karşı çıkmış ve “Bu konuda cehaletinizi giderememişsiniz, tefsir ilminde pek çok eksiğiniz var. Ayetlerin nâsihinden, mensûhundan, muhkeminden, müteşâbihinden gafilsiniz. ‘Peygamberler arasında fark yoktur’ demekten ilahi maksat, risalet emri ve nübüvvet hususundadır, yoksa fazilet mertebelerinde değildir. Eğer âyet-i kerimenin manası her bakımdan kuşatacak olsaydı, bu durumda Allah, ‘O peygamberlerin kimine kiminden üstün meziyetler verdik’ (Bakara, 253) buyurur muydu?” diyerek vaize gereken cevabı vermişti.

Bu sözlere rağmen cemaat İranlı vaizin tarafını tutmuş, bunun üzerine Arap, Arabistan, Mısır ve Halep bölgelerine giderek kendi görüşü lehine fetvalar getirmiş, yine rivayete göre vaizin katline dahi hükmettirmişti. Bütün bu gelişmelere tanık olan Süleyman Çelebi son derece müteessir olmuş, vaizin ilk sözlerine karşılık irticalen,

Ölmeyip İsâ göğe bulduğu yol,

Ümmetinden olmak için idi ol beytini söylemiş ve akabinde şu dört beyti ilâve etmişti:

Hem dahi Mûsâ elindeki âsâ

Oldu onun izzetine ejderhâ

Çok temennâ kıldılar Hak’tan bular

Ki Muhammed ümmetinden olalar

Gerçi kim onlar dahi mürseldürür

Lâkin Ahmed efdal ü ekmeldürür

Zirâ efdallığa ol elyakdurur

Onu öyle bilmeyen ahmakdurur(4)

Bu beyitler her seviyeden insanın çok hoşuna gidince Süleyman Çelebi, bugün dahi okunmaya devam edilen Vesilet’n-Necât adlı mevlid manzumesini yazmıştı.

Süleyman Çelebi’nin 1409’da tamamladığı bilinen eseri, sade dili ve tesirli üslubu ile kendisinden sonra kaleme alınan birçok mevlide rağmen üstünlüğünü muhafaza etmiştir. İslam Peygamberi Hz. Muhammed (sav)’in doğumu, miraç, tevhid ve diğer konular o kadar ustalıkla nazma dönüştürülmüştür ki, Osmanlılardan günümüze birçok vesile için okunagelmiştir. Gerçekten de mevlid; Peygamberimiz'in doğum günü gecesi, dinî merasimlerde, zikir ve âyin esnasında, çocuğun doğumu münasebetiyle 40. günü, bir kişinin vefatının 40. veya 52. günü, yapılan bir adak sebebiyle(5)  okunabildiği gibi, evlenme ve sünnet düğünleri, hacıların dönüşü, asker uğurlama vs. amaçlarla da mevlid okunması âdetine devam edilmektedir.

Her Rebiulevvel ayının 12’sinde özellikle Sultan Ahmed Camii’nde bütün devlet protokolünün hazır bulunduğu, son derece debdebeli kutlamalar sırasında olduğu gibi, Osmanlı padişahlarının, diğer kandil gecelerinde de mevlid okunmasını takip ettikleri bilinmekte, bu sırada cami ve minare şerefeleri aydınlatılmakta, toplu ibadetler yapılmakta bol bol Kur’ân tilaveti gerçekleştirilmekteydi.(6)

II. Murad’ın bu vasiyetnamesinde yer alan ve Harameyn’e gönderilmesi istenen tahsisatın surre adıyla kurumlaştığını ve bunun, kendisinden önceki padişahlardan Yıldırım Bayezid döneminden itibaren bütün Osmanlı hanedanınca tatbik edildiği bildirilmektedir. 

Sürre Alayları

 

Osmanlı hükümdarlarının Hz. Peygamber’e ve O'nun hayatını geçirdiği Hicaz bölgesine öteden beri büyük bir önem verdikleri anlaşılmaktadır. Bu konuda sadece bir örnek vermek istiyoruz. Sultan II. Murad, 9 Cemaziyelevvel 850 / 2 Ağustos 1446 Salı günü Kazasker Molla Husrev b. Feramurz ile Vezir-i âzam Çandarlı Halil Paşa ve vezirlerden Saruca ve İshak paşaların huzurlarında, ölmeden önce Hz. Peygamber’in bir hadisine istinaden Manisa’daki malının üçte birini vasiyet ettiği vasiyetnamesinin bir bölümüne aynen şunları dikte ettirmişti:

“...malımın sülüsü vasiyyet olsun canumçün. Bu mâlden tayin etdi. Onbin filori ki sarfoluna şol mucebince ki zikrolunur. Üçbin beşyüz filori Mekke-i Şerife fukarasına üleşdüreler. Ve üçbin beşyüz filori Medîne-i Şerife fukarasına şerrefehallahü Teâlâ üleşdüreler ve kalan üçbinün beşyüzine Kâbe ile Hatiym arasında yetmiş bin kerre Lâ-ilâhe ill’allah dedüreler kalanına hatim okıdalar ne kadar yeterse ve beşyüzine Medîne-i Şerife’de Peygamber Hazretinün Sall’allahü aleyhi ve sellem Mescid-i Şerifi içinde Türbe-i Mutahheresine karşu yetmiş bin kerre Lâ-ilâhe ill’allah dedüreler kalanına hatim okıdalar ne kadar yeterse ve bin beşyüzin Kuds-i Mübarekde fukaraya üleşdüreler ve beşyüzin dahi Kubbe-i Sahrada ve Mescid-i Aksada kelime-i Lâ-ilâhe ill’allah dedüreler kalanına hatim okıdalar ne kadar yeterse. Her kim bunu tağyir ede Allah Teâlâ’nun ve cemi-i halkun lâneti anun üzerine olsun...”(7)

II. Murad’ın bu vasiyetnamesinde yer alan ve Harameyn’e gönderilmesi istenen tahsisatın surre adıyla kurumlaştığını ve bunun, kendisinden önceki padişahlardan Yıldırım Bayezid döneminden itibaren bütün Osmanlı hanedanınca tatbik edildiği bildirilmektedir. Mekke ve Medine’yi içine alan bir kavram olarak Harameyn’e her yıl gönderilen para ve hediyeler anlamındaki surre, Osmanlı Devletinin hazinelerinden büyük harcamalar gerektirmiş ve bu hususta yapılan merasimler “surre-i hümâyûn” ya da “surre alayları” adıyla anılır olmuştu.(8)

Surre, sadece Osmanlı padişahlarının tantanalı törenlerle gönderdikleri bir tahsisat şekli değildi. Surre aynı zamanda, sultanların dışındaki bazı vakıfların da fonlar ayırdıkları bir müessese idi. Konuyla ilgili olarak değişik şehirlerin mahkeme sicilleri arasında yer alan muhasebe defterlerinde bilgi bulmak mümkündür.

Bursa Yeşil Camii’nin de mimarı olan Hacı İvaz Paşa, diğerlerinden farklı olarak vakfiyesinde farklı amaçlı fonlar tahsis eden bir kişidir. Onun, özellikle Müslüman olmayan kişilerin İslam’a ısındırılmasıyla ilgili olarak bir ödenek ayırdığı ve bunu ifade etmek için “destâr-ı mühtediyân” isminin kullanıldığını Bursa Mahkeme Sicilleri’nden öğreniyoruz. 1820’lerde vakfiye doğrultusunda yıllık 22 kuruşun tahsis edildiği bu fonun benzerine diğer vakıflarda pek rastlanmamaktadır.(9)

Hacı İvaz Paşa’nın mühtedilere ayırdığı bu fonun dışında, Osmanlı sultanlarının Haremeyn’e gönderdikleri surre gibi, aynı yıllarda her sene için 62,5 kuruşluk bir tahsisat, “surre-i haremeyn-i muhteremeyn” adıyla aksatılmadan Mekke ve Medine’ye ulaştırılmaktaydı.(10) Ekonomik gücü daha az olan diğer bazı vakıfların da bu kutsal şehirlerin fakirlerine ödemelerde bulundukları anlaşılmaktadır.(11) Benzer bir şekilde XVII. yüzyılın ikinci yarısında Emine Hatun adında biri Nalbandoğlu Mahallesi’ndeki geniş bahçeli bir evini vakfetmiş ve kiraya verilmesinden oluşacak gelirin “Medine-i Münevvere fukarâsına îsâl” olunmasını istemişti.(12)Selâtin vakıflarından ayrı olarak bu tür vakıfların Bursa gibi Osmanlı coğrafyasının diğer şehirlerinde de kurulduğunu tahmin etmek pek güç olmasa gerektir.

Bu konuların ele alındığı aynı muhasebe defterlerinden öğrendiğimize göre, Hacı İvaz Paşa Vakfı ayrıca, daha önceki asırlarda olduğu gibi, XIX. yüzyılın ilk yarısında da 30-40 kuruş arasında değişen ve pek de küçümsenmeyecek bir miktarı her yıl “mevlid kırâati” için harcamaktaydı.

Mevlid kırâati konusunda Osmanlılar döneminin tamamında yoğun bir gayret olduğu söylenebilir. Bunun en açık delili ise muhasebe defterlerinin hemen her sayfasında rastlanabilecek harcama kayıtlarıdır. Bursa Mahkeme Sicillerinden örneklemek gerekirse, XIX. yüzyıl sonlarında, Ümmü Gülsüm Hatun adında birinin kurduğu vakfa, hemcinsi olan Hanım Hatun, sadece mevlid okunmasına matuf olmak üzere büyük bir miktar parayla katkıda bulunmuştu.(13)

Hisar içinde Nakşibendî-i Atîk Zaviyesi vakfına aynı dönemde, Emetullah Hanım ile İmamzâde kerimesi mevlid merasimlerine harcanmak üzere tahsisat ilavesi cihetine gitmişlerdi.(14)

Bu ve benzeri birçok vakıfta mevlid için ayrılan fonlarla mübarek gün ve gecelerde okunan ve genellikle altı adedi geçmeyen mevlidlerin yanı sıra neredeyse yılın her ayına tesadüf edecek miktarda 10-12 kez okunan mevlid için fon ayrılan vakıflar da vardı.(15)

Vakıf faaliyetleri ve giderleri arasında mevlid okutmaya bu şekilde fon ayıran vakıflara ilaveten vakfı tamamen buna tahsis edenlere de rastlanmaktadır.(16)Bu vakıflarda mevlid okunma sırasında ayrıca gelenlere yemek verildiği ya da bazı ikramların yapıldığı da belirtilmelidir.(17)

Muhasebe defterleri, mevlid dışında yine Hz. Peygamber’e duyulan muhabbetten kaynaklanan daha farklı etkinliklerin de olduğunu göstermektedir. Sözgelimi mevlid için özel tahsis edilen vakıflara, Ulucami ya da diğer mabedlerde bu alanın önde gelen kişileri tarafından okunmak üzere Muhammediye ve naat için kaynak ayrılmış vakıfları da ilave etmek gerekir. İslam Peygamberini değişik yönleriyle ve beyitler halinde okunması amaçlanan bu faaliyetler sırasında, mevlidhanların yanında Muhammediyehan ve naathan gibi bir okuyucu grubunun görev aldığı görülmektedir.(18)

XVIII. yüzyılın ilk senelerinde II. Murad’ın Bursa’daki vakfından günlük iki akçe ve yıllık iki müd buğday tahsis edilen Ahmed oğlu Mahmud, Muradiye Camii’nde naathanlık yaparken vefat etmiş, yerine oğlu Süleyman Halife görevlendirilmişti.(19)Öte yandan XVII. yüzyılın ikinci yarısında Hacı Mehmed Kefevî adında bir hayır sahibi, Ulucami’de okunmak üzere Muhammediye vakfını hayata geçirmişti.(20)Seyyid Ali Çelebi oğlu Mehmed Çelebi ise düzenlediği vakfiye ile Dâye Hatun Camii’nde Muhammediyehanın dışında Yasinhan, aşırhan gibi görevlilere de ödeme yapılmasını öngörmüştü.(21)

Miraciye Geleneği

 

Osmanlı toplumunda Hz. Peygamber’in Miraca çıktığı kabul edilen Receb ayının 27. gecesine münhasır olarak bir de miraciye okuma geleneği de vardı. Günümüzde de kısmen varlığını devam ettiren bu uygulama için geçmiş asırlarda vakfiye düzenlendiği bilinmektedir. Mirâciye ile ilgili bilinen dört vakıf kurulmuştur ki bunların üçü İstanbul’da, biri Bursa’daydı. Daha çok, güfte ve bestesini Nâyî Osman Dede’nin (öl.1729) yaptığı mirâciyenin okunduğu bu merasimler, halen İstanbul ve Bursa’da icra edilmektedir. Mirâciye okunurken süt ikram edilmekte ve buhur yakılmaktadır. Bursa’da 1306/1888 yılında düzenlenen Safiye Hatun vakfiyesinde, her kandil gecesi okunacak mevlidin yanı sıra yapılacak ikramlardan söz edilirken, özellikle Miraç gecesinde İbrahim Paşa Camii’ndeki uygulama hakkında şu bilgiler kayda geçirilmiştir: “...ve yine galle-i mezkûreden yüz elli guruş harc u sarfla beher sene Recebü’l-ferdinin yirmi yedinci gecesi câmi‘-i şerîf-i mezkûrda Mi‘râcü’n-Nebî -‘aleyhi’s-selâm- kırâat olunup mikdâr-ı kâfî süt ve şeker ve şerbet iştirâ ve sâmi‘îne tevzî‘ olunup fazla kalan akçe mi‘râc-hân ve zâkir efendilere verile...”(22)

Hz. Peygamber’e muazzam övgülere ve sayısız salat ü selam dileklerine yer verilen vakfiyelerden sadece birinde yer alan ifade, vakıfta bu sevgi ve iştiyakın nasıl yansıdığına iyi bir örnek olacağına inanıyoruz. 1261/1845 yılına ait Seyyid Şeyh el-Hâc Ahmed Baba Efendi’nin zaviye vakfiyesinde şu ilginç satırlara rastlanmaktadır: “...beher sene ‘îd-i adhâda yetmiş beş guruş bir re’s ganem alınıp zâviye-i mezkûrede rûh-ı Rasûl-i Ekrem -salla’llâhü te‘âlâ ‘aleyhi ve sellem- içün zebh oluna ve üç yüz guruşu beher sene şehr-i Rebî‘u’l-evvelde zâviye-i mezkûrede risâle-i mevlidü’n-Nebiyyi -‘aleyhi’s-selâm- kırâat etdirilip it‘âm-ı cemâ‘at-i müslimîn ve sâirîne ve fukarâ ve mesâkîne sarf oluna...”(23)

1538’de mahkeme sicillerine bir sureti geçirilen Kemal Bey b. Abdülhayy’ın vakfiyesinde de Nakkaş Ali Mahallesi’ndeki mektebinde görev yapacak halifeye verilen günlük iki akçeden biri, “Rasûlullah hazretlerinin -salla’llâhü ‘aleyhi ve sellem- rûh-ı mutahharı içün günde bir cüz” okuması gerekçesiyle tahsis edilmişti.(24)

 

Osmanlı kültüründe farklı bir şekilde yoğrulan Hz. Peygamber sevgisi, elbette sadece bizim aktardıklarımızdan ibaret değildir. Mahkeme sicilleri ve vakfiyeler gibi arşiv belgeleri ile diğer önemli kaynaklardan tespit edebildiğimiz bu bilgiler bile, Osmanlı toplumunda ne denli sıcak, içten ve etkili bir peygamber bağlılığı ve muhabbetinin beslendiğini göstermeye yeter niteliktedir.

Sakal-ı Şerif

 

Image

Konumuzu, Hz. Peygamber’e beslenen hürmet ve sevginin bir başka tezahürü olan “sakal-ı şerif” hakkında kısaca bilgi vererek bitirmek istiyoruz. Mahkeme sicillerine intikal eden bir belgeye göre, Bursa Ulucamii’nde dönemi için muazzam kabul edilebilecek bir kütüphaneyi cemaatin istifadesine sunan Münzevî Abdullah Efendi, gerçekten hayırsever ve faziletli bir kişiliğe sahip olduğunu göstermişti. Ancak en az bu kadar önemli başka bir güzel faaliyete de imzasını atan Münzevî, zor şartlar altında elde ettiği bir de “sakal-ı şerif”e sahipti. Kendisine verilen bir beratla, “üç aded lihye-i mübâreke”nin mübarek gecelerde Müslüman cemaatin ziyareti sırasında “feth ve küşâd” olunduktan sonra sözkonusu kütüphanede muhafazasına özen gösterilmesi istenmişti.(25)

Öte yandan, 1901 yılında yeniden inşa edilen Şible Mescidi’nin açılış töreninde ayandan Sıdkızâde Ali Rıza Efendi’nin bir “sakal-ı şerif” hediye ettiğini kaynaklardan öğreniyoruz.(26)Günümüzde de özellikle Ramazan ayında ve daha çok büyük camilerde salat ü selamlar eşliğinde Hz. Peygamber’in sakalından bir telini de olsa görebilmek için can atan yüzbinlerce Müslüman, bu geleneği büyük bir ihtimam ve muhabbetle sürdürmektedir.

Sonuç olarak, Osmanlı kültüründe farklı bir şekilde yoğrulan Hz. Peygamber sevgisi, elbette sadece bizim aktardıklarımızdan ibaret değildir. Mahkeme sicilleri ve vakfiyeler gibi arşiv belgeleri ile diğer önemli kaynaklardan tespit edebildiğimiz bu bilgiler bile, Osmanlı toplumunda ne denli sıcak, içten ve etkili bir peygamber bağlılığı ve muhabbetinin beslendiğini göstermeye yeter niteliktedir. Öylesine bir kültür ki, asırlar geçmiş olsa da günümüzde birçok unsuru, aynı sıcaklığı ve heyecanıyla inananların gönüllerinde yaşamaktadır. Bugün vatandaşlarımız, yüzyıllardır olduğu gibi, doğan erkek çocuklarına Peygamberimiz'in, kız çocuklarına ise eş veya kızlarının adını vermekte, peygamberine duydukları hürmet ve edeb sebebiyle daha ziyade Mehmet adını kullanmaya özen göstermekte, askere gidenlerin ortak ismi olarak Mehmetçik adı şeref ve gururla kullanılmaktadır. Hz. Peygamber’e duyulan bu sevgi ve hürmet atmosferinin kıyamete kadar bütün Müslümanları çepeçevre kuşatacağı açıkça ortadadır.


1)Bkz. Çetin, Osman, “Tarihte İlk Resmî Mevlid Merasimleri”, U.Ü.İlahiyat Fakültesi Dergisi, c.2, sy.2, s.73-76.

2) Bkz. Fuchs, H., “Mevlid”, İslam Ansiklopedisi, VIII,172.

3) Bkz. İbn Hallikan, Ebu’l-Abbas Şemseddin b. Muhammed, Vefeyâtü’l-A‘yân, Beyrut ts., IV,116-119; Corci Zeydan, Medeniyyet-i İslamiyye Tarihi, (çev. Zeki Megamiz), İstanbul 1330, V,250-251.

4) Bkz. Gelibolulu Mustafa Âlî, Künhü’l-Ahbâr, İstanbul 1277, V,115.

5) Bkz. Pekolcay, Necla, Mevlid (Vesîletü’n-Necât) Süleyman Çelebi, Ankara 1997, s.24.

6) kz. Es’ad Efendi, Usûl-i ‘Atîka-i Teşrîfât-ı Devlet-i Osmâniyye, s.11’den naklen Pekolcay, age, s.11-15. Ayrıca bkz. Lewis, Raphaela, Osmanlı Türkiyesinde Gündelik Hayat (âdetler ve gelenekler), (çev.Mefkûre Poroy), İstanbul 1973, s.126.

7) Bkz. Uzunçarşılı, İ. Hakkı, “Sultan İkinci Murad’ın Vasiyetnamesi”, Vakıflar Dergisi, sy. 4, Ankara 1958, s.2.

8) Bilgi için bkz. Atalar, Münir, Osmanlı Devletinde Surre-i Hümâyûn ve Surre Alayları, Ankara 1999.

9) Bkz. BŞS B 86 63a,98b, B 307 9b.

10) Bkz. Bursa Şer’iye Sicilleri (BŞS) B 86 63a,98b, B 307 9b. Ayrıca bkz. A 5 377a, A 108 59b, A 127 81b.

11) Bkz. BŞS B 264 42b, B 202 84a.

12) Bkz. BŞS B 88 237a. Benzer bir örnek için bkz. B 116 7b.

13) Bkz. BŞS C 20 115a.

14) Bkz. BŞS C 20 68b.

15) Bkz. BŞS B 124 47a, B 250 64b, B 264 31b,51a, B 269 6a,17a.

16) Bkz. BŞS B 202 100a, B 264 31b,51a, C 20 116b,117a.

17) Bkz. BŞS B 88 155b, B 264 31b,42b, B 269 6a, C 20 68b.

18) Bkz. BŞS B 94 19b, B 135 59a, B 202 49a,62a.

19) Bkz. BŞS B 94 19b.

20) Bkz. BŞS B 135 59a.

21) Bkz. BŞS B 202 49a.

22) Bkz. Kara, Mustafa, “Mîrâc Mîrâciye ve Bursalı Safiye Hâtun’un Vakfiyesi”, Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, sy.7, c.7 (Bursa 1998), s.38.

23) Bkz. Vakıflar Genel Müdürlüğü Arşivi, Vakıf sıra no:242, Vakfiye defter no:581/1.

24) Bkz. BŞS A 40 76b,266b-267b.

25) Bkz. BŞS C 19 22b.

26) Hasan Tâib, Mir’ât-ı Bursa, Bursa 1905, s.45.

 

Yorumlar

 
Bu yazıya henüz yorum yapılmadı. İlk yorumu siz yapmak için tıklayın.